Herkül Millas “Sözde Masum Milliyetçilik” kitabının sonunu Yunus Emre’den alınan bir dörtlük ile bitirir…
“Mal sahibi mülk sahibi
Kimdir bunun ilk sahibi?
Mal da yalan mülk de yalan
Git biraz da sen oyalan!”

Deniz kıyısında oturduğumuz, biraz salaş konumu olan restaurantta sardalya söyledim. Çömlek tabakta, zeytinyağı içinde gelen sardalyalar beni çok şaşırttı. Çünkü “boklu kebap” olarak bildiğimiz usulden pişirilmişti. Balığın pulu, içi temizlenmeden tatlı su ile yıkanmadan direkt ızgaraya atılıp pişiriliyor, oluyor sana “boklu kebap”. Gençlik yıllarımda Ayvalık’ta tuttuğumuz balıklara çokça yaptığımız, yaktığımız ateşin külünde pişirme usulüydü bu… Tadına doyum olmazdı. Pulu içiyle beraber kolayca çıkmadığına göre sanki biraz daha pişirilmeye ihtiyaç mı vardı? ya da tatlı su ile mi son kez yıkanmıştı? onu tam anlayamadım. Denizden çıkmış haliyle sardalyayayı böyle yemek müthiş keyifli ve lezzetlidir. O pulu ve balığın içi, elinize aldığınızda ve salladığınızda hemen düşer, geriye sadece damaktaki lezzet kalır…

Kalloni Körfezi’nin dere yataklarına bakıyorum tertemiz. Ya bizim Nikita Deremiz?

Kalloni Körfezi’nin neredeyse tamamını, tüm kıyılarını kiraladığımız arabayla dolaşıyoruz. Denizin huzur veren tadını yolculuk boyunca soluyoruz. Bu esnada üzerinden geçtiğimiz bütün derelerde gözüme çarpan; dere yataklarının temizliği, bir çöp, bir pislik yok… Kuru dere var, suyu akan dere var.. Dere yataklarına bakıyorum, tertemiz. Bal dök yala adeta… Bizde öyle mi? Bütün derelerimiz kirlilikte S.O.S veriyor. Aşırı kirlenmiş durumda.. Yerel yönetimden insanımıza, üreticimizden sanayicimize farketmiyor… Derelerimizi “su akar götürür” mantığı ile aşırı derecede kirletiyoruz. Her biri doğal yaşamın en canlı sulak alanları…Yeraltı suyunu besleyen ve yine bu işi yaparken suyun akışı esnasında kendini de yani akan suyu da temizleyen, temizlenmesine katkı sunan derelerimiz çok önemli görevleri yerine getirirken bununla da yetinmiyorlar… Topraklarımız için çok önemli dereler…Yani topraklarımızda biriken ve fazla yükseldiğinde bitkinin gelişmesine mani olan tabansuyunu boşaltma görevi ile de toprağın canlılığını ve üretme kapasitesini en üst seviyede tutmasına yardımcı oluyorlar. Aklıma Nikita deresi geliyor. Keremköy sırtlarından doğup, Ayvalık’ın bereketli Nikita ovasının içinden akıp, Sarımsaklı sahilinden denize kavuşan Nikita deresi gözümün önüne geliyor… Zeytin karasularının içinde birikmesiyle canlılığını öldürdüğü ve yine diğer kirli atıklarla nefes alamaz hale gelen Nikita deremiz… Midilli adasında üç gün boyunca üzerinden geçtiğimiz hiçbir derede, siyah bir nokta bile görmedim. Zeytin ağacı sayısı 13 milyon olan adada hiçbir dere yatağı içinde bırakın siyah akan suyu siyah nokta bile göremiyorsunuz! Temizlik imandan gelir diyen millet olmasak acaba daha mı temiz olurduk onu da düşünmek gerekiyor… Kirletmeyi çok seviyoruz… Yeterki kendi kapı önümüz ya da evimizin içi temiz olsun diyen bencil bir düşüncenin kölesi olmuş durumdayız.
Yolculuk boyunca gördüğümüz her yerleşim mekanında bir soluk alma molası veriyoruz. Ne diyeyim ki… Her yer tertemiz… Gündüz 14.00-17.00 arası kimse ortalıkta görünmüyor. Kimsenin daha fazla para kazanmak diye bir koşturması yok…

Mandamados’ta mola veriyoruz.

Yerleşim alanı içinde sokaklarını dolaşıyoruz. İnsanlarıyla gülerek ve “Ayvali” diyerek selamlaşıyoruz. Hayvancılık burada yoğun bir şekilde yapılıyor. Peyniri, yoğurdu meşhurmuş… Seramik atölyeleri de var.. Bizim Macaron da yer alan Camlı Kahve’nin bulunduğu mekanın gölgeliği de onun asmasıyla yapılmış, aynısı sanki… Gezip gördüğüm yerleşim alanlarının tümünde sokağı ile bütünleşen halkın oturduğu kahvehane merkezleri adeta fotokopi gibi aynı esasla yapılmış, Rumlar tarafından…Mantamados’u çok beğendik. Yolun kenarında yer alan bir cafeye oturduk. Çayımızı, kahvemizi içtik… Traktörü sürerek yoldan geçen Yunanlı kızın çapkın bakışlarından etkilenen Yunanlı gençleri keyifle izledim…
Yeniden yola koyulduk…“Herkes yükseklere bakarak Tanrısallığı arıyor, oysa Tanrısallık, insanlığın bulunduğu yerdedir.” Ahmet YORULMAZ, Ulya isimli kitabından.

Dağlarda tırmanırken Yunan Halkı’nın yanında emperyalizme karşı savaşan Mihri Belli’yi anımsıyorum.

Yeniden tırmanmaya başlıyoruz. Yol o kadar dik yamaç ve sırt arazilerden, yılan gibi kıvrımı bol bir güzergah izliyor ki neredeyse her saniyeniz Surviver heyecanı içinde geçiyor… Aklıma Mihri Belli düşüyor. Bu dağlarda savaştı mı? Kulağım Kemal sesiyle çınlıyor adeta… Kaptan(Kapetan) Kemal… Mihri Belli usta aklıma düşüyor.. İkinci Dünya Savaşı’ndan yorgun ve aç çıkan yoksul Yunan Halkı 1944-49 yılları arasında emperyalist ülkelerin içerdeki hainleri kışkırtmasıyla iç savaş yaşıyor. Bu iç savaşa katılan tek Türk, dönemin ülkemizde gizli örgütü olarak gösterilen TKP üyesi olan Mihri Belli… Yunanlılar ona “Kapetan” lakabı takıyorlar yine ismin Kemal olsun diyorlar… Atatürk’e duydukları sevgiyi ve saygıyı da sanırım bu şekilde göstermiş oldular diye düşünüyorum… “Kapetan Kemal” bu savaşta tabur komutanlığına kadar yükseliyor. İki kez yaralanıyor.
İkinci Dünya Savaşı’nda Yunanlılar ve Midilli adasında yaşayan Rumlar çok büyük açlık çektiler. Hitler’in vahşi bir şekilde bütün eşekleri öldürmesi dirençli Yunan halkının dağlarda yaşama ve barınma isteğine set vurmuştu. Ayvalık halkı bu yıllarda ada halkına kucak açmıştı. Oradan gelenlere evlerinin kapılarını açmış ve kent halkı, yönetimiyle beraber bu konuda tek vücut olmuştu. Yine Cundalı yiğit denizciler Midilli adasına sürekli yiyecek getirmişti. Bu yiğit insanlardan birisi de Şayan’ın büyük dedesi Kara Mehmet’ti…

Molivos ve Panagia yolu…

Karşımızda Türkiye ve Asos bütün heybetiyle duruyordu… Şimdi denize tepeden bakan bu dimdik yerden inme zamanı… Sola giderseniz Molivos, sağa dönerseniz yüksek tepeye kurulmuş Panagia’nın deniz sahiline iniyorsunuz… Biz de sahile inmeye karar veriyoruz…
Sahile indiğimizde, kıyı boyunca tek sıra dikilmiş iğde ve söğüt ağaçlarını aralarına serpilmiş vaziyette duran duş alma ve soyunma kabinlerini görüyorsunuz. Yine temizlik hemen göze çarpıyor… Mütevazı bir restaurantın yakınında park ediyoruz. Uzun bir aradan sonra ilk kez denize giriyorum… Deniz tertemiz… Karşısı ülkem ve Assos… Denize girmeyip güneşlenenlerin elinde mutlaka bir kitap var ve okuyorlar…

Restaurantta bu sefer kuzu pirzola söylüyorum. Tabak dolu geliyor. Ancak pirzolalar büyük yani iri kemikli.. Biz alışmışız altı aylık süt kuzunun pirzolasına… Avrupa’da bir yaşın altı kesim yasak… Salatalarına bayıldım. Üzerinde oldukça büyük kalıp beyaz peyniri mutlaka var. Zeytinyağlı kızartılmış ekmekleri de çok güzeldi…

“Ben ne şarkı söylemek
Ne de su içmek için varım
Ben karanlık bir mağarada
Gözyaşı dökmek için varım” Girit manisi…

Yunanlıyla o kadar çok ortak noktamız var ki… Anadolu’yu yurt edinmişiz… Edinirken dövüşmüş durmuşuz… El ele tutuşmayı bir türlü öğrenememişiz… Bir şekilde hakim güçler mutlaka bir yol bulup buna mani olmuş, birazda kendimiz elbette… Aklıma birden horon geliyor.. Hasan Tahsin UÇANKUŞ’un 1250 sayfalık Arkeoloji kitabında okumuştum… Horon deyince aklımıza Karadeniz insanı gelir, oysa altını biraz kazıyınca görürüz ki “horon” bir Rum oyunudur. Bebeğimiz doğunca önce aile büyüğü kulağına ezanı okur sonra ismini koyarız sonra da “adınla yaşa” deriz. “Adınla yaşa” da bizlere Ermeni komşularımızdan geçmiş bir zenginliğimizdir… Anadolu böyle işte… Adı üstünde koca bir yurt o… Tarihin cilvesine bakar mısınız?

Biz 29 Ekim de en büyük bayramımızı kutlarız onlar 28 Ekim de kutlar… Benim ki de çocukluk işte… 2011 Eylül ayında Ayvalık Kaymakamlığı’na dilekçe vermiştim…
İşte dilekçe…

“KAYMAKAMLIK MAKAMINA/AYVALIK

DİLEKÇENİN KONUSU;

İki bayramı(28 Ekim ve 29 Ekim) birlikte coşkuyla kutlayalım…

Sayın Kaymakamım;

28 Ekim tarihi Yunanistan da milli bayramdır. 29 Ekim de bizim ülkemizde milli bayramdır. Her iki devlet milli bayramlarını büyük bir coşku ile kutlarlar. Yunanistan, 28 Ekim 1940 tarihinde İtalyan ordularının saldırısına uğramış, İtalyanların teslim ol çağrısına dönemin başbakanı Metaksas, milli bir duruş sergilemiş ve sonucunda Yunanistan hiç umulmayan bir askerî zafer kazanmıştır. Bizim için ise 29 Ekim 1923 yeni kurulan devletimizin kuruluş tarihidir.

Sayın Kaymakamım;

Ayvalık olarak ilk adımı biz atalım. Kalabalık bir sivil toplum güçleri ile birlikte 28 Ekim’i Midilli adasında geçirelim. Onların coşkusuna ortak olalım. Eğer Midillili dostlarımızda arzu ederlerse 29 Ekim’i Ayvalık’ta bizlerle birlikte geçirsinler. Bizim yaşadığımız coşkuyu onlarda bizlerle birlikte yaşasınlar ve biz bu yıl ki bayramı sivil güçlerin ağırlığında halkımızın coşkun katılımı ile kutlayalım.
Bilgilerinize arz ederim.
….”
Dedim ya benimkisi çocukluktu… Ama bilinmez bakarsın ileride bu hayal gerçek olur…
Toplanıyoruz. Artık gün batımı yaklaşıyor… Molivos’a gitme zamanı…

Molivos’u aşk ile anlatmalı… Dördüncü ve son bölümün konusu bu olsun…

“Ah nasıl da ayrılıyoruz
Çirkince beni kaybedeceksin
Unutuncaya kadar beni
Simsiyah gözyaşları dökeceksin” Girit manisi…

Girit manileri “Anneanne Dili Giritçe”/Gazete İstanbul”, internet sayfasından alınmıştır…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here