Suat Kaçak, Ayvalıklıların Şeytan Suat’ı… Uzun yıllardır babasından devraldığı ‘Şeytan’ın Kahvesi’ni işletiyor.

Yalnızca Ayvalıklılar değil, son yıllarda koruk suyunun tadını alan soluğu Şeytan Suat’ın Kahvesinde alıyor. Koruk suyu tarifi de tıpkı  kahve gibi babadan miras.

O da bir mübadil. Ailesinin zor yılları geçirdiğine, babasının başına olmadık işler gelip mahpuslara düştüğüne tanıklık etmiş. Hep Ayvalık’ta geçmiş bir ömür, haliyle başka başka şeylere de tanıklık etmesini sağlamış. Yolların durumu ne zaman değişti, hangi evde kim otururdu, dükkanlarda kim ne satardı hep Şeytan Suat tutmuş listesini yıllar boyu hafızasında.

Bir nevi her daim gönüllü muhtar. Topraklarından sökülüp alınan her insan gibi zor olmuş ailesinin buralara alışması. Ama iki kuşak sonra herkesin bildiği, koruk suyunu içmeden geçemeyeceği bir kahve, kimilerine göre ‘Şeytan Kültür Merkezi’ yaratmayı başarmışlar aile olarak. Ayvalık’ta yaşayan herkes bilir Şeytan Suat’ın kahvesi öyle bildiğimiz gibi değildir; yeri gelir imza günleri olur, yeri gelir söyleşiler yapılır. Kültür Merkezi benzetmesi boşuna değildir.

Suat Kaçak bundan sonra karadiken.org’un bu köşesinden dünyaya seslenecek. Şeytan’da hikaye çok, bizlerle tanıklık ettiği bir tarihi, o tarihin içinde filizlenen çok renkli, çok sesli hikayeleri aktaracak bize. Her zaman şen şakrak hikayeler olacağının garantisini vermiyor kendisi. Bilirsiniz, tarih akıp giderken çoğunlukla eğlenceli olaylar yaşanmaz. Acılar, ayrılıklar, savaşlar ve göçlerden oluşur tarih aslında.

İlk hikayesinde Suat Kaçak kendi ailesini anlatacak bizlere:

Dedem 1877 yılında doğmuş. Babaannem ve dedem mübadeleden 45 gün önce, Midilli’nin Agra Köyü’nden önce Edremit’e oradan da Ayvalık’a gelmişler. Babam, anne karnında gelmiş buralara. Amaçları çoluğu çocuğu korumak, hayatta tutmak. Dedemler  mübadeleyle geldiklerinden muhacir hakkı olarak 20 ağaç zeytin almışlar. Zeytinlikte, hayvancılık yapmışlar. Koyunları varmış. Bu koyunlar neredeyse dedemin ve  babamların kaderini belirlemiş. Olmaz öyle şey demeyin! Bakın koyun nasıl belirliyor kaderi, anlatayım size:

Dedem, hem yakını hem de yanında çobanlığı yapan arkadaşıyla koyunları dama kapatıyor. Sonra da hep birlikte yemek yeriz diye düşünüyor. İşleri  bitirip tam sofraya oturacaklarken ‘Yalama’ diye anılan bir eşkıya adamlarıyla beraber çıkıp geliyor.

Dedeme “karnımız aç, doyur bizi” diyor. Tabi adamların ellerinde mavzerler de olunca dedem mecbur kalıyor eşkıyaya sofra kurmaya. “Buyurun, Allah ne verdiyse yiyelim” diyor bizim dede.

Tam sofraya oturdukları sırada jandarma damı basıyor. Jandarmanın ‘teslim ol!’ çağrısına eşkıya ateş açarak cevap verince işler iyice karışıyor. Ancak eşkıyalar bir jandarmayı vurup çemberi yararak kaçmayı başarıyor.

Bizim dede ve çobanı ise eşkıyaya yardım ve yataklıkla suçlanıp türlü işkenceden geçirilip cezaevine gönderiliyor. Dedem ayağından yara almış, o halde cezaevine gönderiliyor, kaderiyle baş başa kalıyor. Cezaevinde 9 ay kalıyor.

Bu zamanın sonunda eşkıya yakalanıp dedem için, “bu adamı tanımıyorum, tesadüfen karşılaştık, yemek istedim, belimde silah elimde kütük isterse vermesin” diye ifade verince dedem özgürlüğüne kavuşuyor.

Ancak ayağından aldığı yara bütün hayatını değiştiriyor. Ayağındaki acılar dayanılmaz bir hal alınca Ayvalık’ta tedavi edilmeye çalışılıyor. Yeterli gelmeyince Balıkesir’e gönderiyorlar. Balıkesir Devlet Hastanesi’nde kurtaramıyorlar, ölüyor dedem. 1932 yılında ölüyor.

Ailemin bundan 3 ay sonra haberi oluyor. O zamanlar Balıkesir’e gidip gelmek zor tabi. Babaannem çocukları ve fakirlikle yapayalnız kalıyor. Yani diyeceğim şu; hep derim ‘keşke mübadele olmasaydı’ diye. Mübadele en çok bizim aileyi perişan etmiş.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here