Doğadan mutfağa hayat

Yüzyıllardır bilinen, kuşaklar boyu aktarılan, fakat bizlerin kent kültürü içinde yaşarken çoktan unuttuğumuz, ya da hayal meyal hatırladığımız kimi bilgileri yeniden öğrenmemizin, hatırlamamızın zamanı çoktan geldi de geçiyor diye düşünüyorum.

Benim için sonu gelmeyecek bir öğrenme serüveni olan mutfağa ek olarak bir adım daha attık. Meyve sebzelerin üretim aşamasından sofralarımıza gelinceye kadar geçirdiği aşamalar konusunda yeni birçok deneyim kazanmama yardımcı olacak bir köy evi ve bahçeyi birkaç aylığına yaşam alanımız olarak kiraladık. Hiç bilmediklerimiz, zihnimizden silinenler ve eksik yanlış bildiklerimiz burada yerini değerli yeni bilgilere bırakacak diye umuyorum. Aslında ummuyorum eminim; her şey başladı bile…

Kuzey Ege’nin bu serin dağ köyünde yaşayan köylülerin yardımları ve değerli bilgileri sayesinde yörenin kültürü ve kendine has yöntemleri ile harmanlayabileceğimiz yepyeni heyecan verici deneyimler başladı çoktan. Doğa, toprak konusunda ne kadar acemi olduğumu çoğu zaman yüzüme vursa da vazgeçmeye niyetim yok; en azından şimdilik J

Bundan on beş yıl kadar önce İstanbul’u terk edip Cunda adasına geldiğim o yıllarda da böyle acemilikler yaşamıştım. Zeytin ağaçları, kökenim Antakya ve doğup büyüdüğüm Adana’dan tanıdığımı düşündüğüm kadim dostlardı mesela. Okul için Adana’dan ayrılmadan önce, çocuk yaşlarda babaannemin ve anneannemin kendi bahçesinde zeytin kırma, sele zeytini yapma ve ev yapımı zeytinyağı sabunu üretimini hatırlıyorum. Zeytin kırma gibi işlerde biz küçükler de yardım ederdik…

Fakat gelin görün ki zeytin ağaçlarının bakımı, zeytinin toplanması, zeytin ve zeytinyağının işlenmesi gibi konularla Ayvalık-Cunda adasında daha yakından tanıştım. Zannedildiği gibi hiç kolay olmadığını, diğer tarla ve ürünler gibi zeytin ağaçlarının da özveri ile bakıma, ilgiye ve emeğe ihtiyacı olduğunu öğrendim. Zeytin işçileri ile birlikte kış aylarında sabahın 5’inde uyanıp traktör kasasında zeytin toplamaya ben de gittiğimde, ne kadar zahmetli olduğunu anladım. Soğuktan acıyan parmaklarımız, öğle molasında kuru dallar üzerinde yakılan ateşte sardalye kebabı yerken kendine gelebilmişti ancak. İş günü bitiminde ise başarı duygusu ile birlikte geri kalan 10 günü nasıl çalışacağımı düşünmeden edememiştim.  Yorgun, biraz kaygılı, ama tatlı anılarla eve döndüm.

Evet, geri kalan hayatımda bir tek zeytin tanesini tabağında bırakıp çöpe dökene dünyayı dar etmişliğim oldu kabul ediyorum; ama çok hakikatli bir sebebim var sonuçta değil mi? J

Bu zeytin yolculuğu benim kendime geri dönüşümle ilgili ilk minik öykülerdendi. Sonrası da, zaman içinde hayatımda yerini almaya devam ediyor.

Yazımın başında bahsettiğim gibi, bugünlerde yine Balıkesir’in bu defa o çok sevdiğim denizlerinden uzak da olsa bambaşka güzelliklerle dolu bir yöresinde öğrenmeye devam ediyorum. Aslında çok özel bir dağ köyü burası; benzerlerine kıyasla oldukça farklı. Kadınların nispeten daha rahat olduğu, bir zaman muhtar olduğu, akşamları köy kahvesinde erkeklerle birlikte oturup sohbet ettikleri, gündelik hayata çekinmeden katıldıkları gözlemleniyor. Dahası, örneğin kahvelerden birini ve büfelerden birini kadınlar işletiyor. Bir kütüphanesi ve etnografya müzesi var. Bunların bir kısmı ailesinin kökleri burada olduğu için dönüp yeniden yerleşen özel bir kadının ve birkaç arkadaşının elleri değdiği için gerçekleşmiş. Fakat en az o kadar önemlisi, yaşayan halkın esnek bireyler olması, kadınların konuya sıcak bakması ve doğrudan katılım ile daha yerleşik hale gelmiş. El birliği, emek ve iyi niyet, böyle hoş sonuçlar doğuruyor işte.

Oldukça dayanışmacı, yardımsever insanlarla dolu bir köy desem yeridir. Benim gibi bir acemiye hem bahçede yardımcı oluyor, daha önemlisi çok şey öğretiyorlar. Aslında işlerin en zor kısmını ben yapana kadar çok daha hızlı ve pratik oldukları için yapıveriyorlar. Başlarda kendime kızsam da, giderek öğreniyorum. Gelecekte onları daha az yormak için elimden geleni yapıyorum.

Mayısta ağaçlar çiçeklendiğinde ve açtığımız karıklara ektiğimiz tohumlar yeşerdiğinde heyecan bastı beni. Çünkü her bir bitki ayrı incelik ve bakım istiyor, benim kentli planlarımla çelişip duruyorlar. Mesela bu yazıyı yazmak için günlerdir her oturduğumda değişik engeller çıktı. Çünkü doğa sınır tanımaz, işler benim elektronik planlarımı beklemez ve bitkiler işe konsantre olup olmamamla ilgilenmez; sızlanmalarımı hiç dinlemez. Acemi insan doğa karşısında noktacık gibi kalakalırmış meğer. J

Neler olmadı ki; ilk gün dut ağacının altına dört yanından iplerle bağlayarak yerden yüksek şekilde serdiğim büyük delikli kumaşın üzerinde dökülen dutlar birikti ve sevindim; planım yere düşmelerini önlemek o kumaşın üzerinden kolayca alıp yiyebilmek ve kalanların güneşte kendiliğinden kuruyarak işimi kolaylatması sayesinde kışlık kuru dut elde etmekti. Şahane planım ve pratik zekamla gurur duyarak keyif içinde bilgisayara oturdum ki şimşeklerin sesiyle irkildim. Yağmaz nasılsa; şu cümleyi de bitireyim kalkarım dedim, ama yağdı. Birikmiş ve bir kısmı kurumuş güzelim dutların yarısı heba oldu.

Sonraki sefer yazımın daha ikinci paragrafındaydım ki, buradaki sevgili bahçecilik arkadaşım-öğretmenim geldi ve beni uyardı; ıhlamurlar iyice olmuş, toplanmazsa zamanı geçiyor ve çiçeklerini döküyormuş; daha fazla beklemezmiş. Birlikte topladık yarısını, kalanına yalnız devam ettim. Gölgede kurutmak lazımmış. İyi ki söylediler; içeri aldım.

Diğerinde, hava durumuna bakmadan akşam sulama yaptım; çiçek açan domateslerimize gece boyu yağmur yağdı. Bir hafta sulamasam da olur; o derece vahim durum.

Halbuki önce vişneleri toplasam gereksiz zaman kaybetmezdim. Her işin bir sırası var ve ben hala öğrenciyim. Önceki günüm vişneleri toplayıp ayıklamakla geçti. Dün ve bugün ise ayıklanmış vişneleri reçel ve vişne suyu yaptım.

Yazıya başladığım günden beri ancak yayına girmesine saatler kala devam edebiliyorum. Bu benim doğa ve bahçe işleri ile imtihanım mı yoksa talihsiz bahçemin benimle imtihanı mı, emin değilim. Tabii karadiken.org  okuyucularının da imtihanı olabilir.

Her şeye rağmen dalından topladığım meyveleri evimde doğal geleneksel yöntemlerle işlemek; reçeller, meyve suları yapmak, kış için ıhlamurları kurutmak, düşe kalka da olsa başarmak paha biçilemez hoş sonuçlar. Deniyorum, yanılıyorum; yeniden deniyorum, öğreniyorum ve kendime yolculuğum devam ediyor.

Sevgili okuyucular aslında bu yazıya başlarken son zamanlarda sıkça bahsedilen temiz gıda ve beslenmeye erişim hakkında düşüncelerimi geniş çerçeveden anlatmak istiyordum. Canım doğanın müdahaleleriyle cümleler aktı gitti.

Ve gökten üç elma düştü… Şaka şaka. Elmaların olgunlaşmasına daha çok var.

Fakat planladığım gibi, sağlıklı, doğal ve mevsiminde beslenmeye dayalı düşüncelerimi aktaracağım yazı bir sonraki sefere kaldı haliyle.

Gelecek sefere yeni bilgiler ışığında temiz beslenme hakkındaki yazımda görüşmek üzere.

İnci Ağlagül

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here