“Çocuklarımızın kara gözlerinin, ela gözlerinin, yeşil gözlerinin aşkına, şu lanet dünyanın yükünü erkenden taşımaya başlayan çelimsiz omuzlarının üzerindeki güzel başlarının aşkına, pencere pervazlarına çarpıp ölen serçelerin kanadından daha hafif olduğunu iyi bildiğim yüreklerinin aşkına…

‘’Ya hafız, ya kebikeç…’’

Koru bizi düşmanlıktan, nefret ve zulümden.. Sırasız ölümlerden.. Koru ülkemi.”

YAZ

Akşam olmak üzereydi. Bozkırı yakan güneş sanki batmaya direniyordu. Bütün gün kan ter içinde hasta baktıktan sonra, tam da kasabanın tek eğlence yeri olan şehir kulübüne kaçmaya hazırlanırken, jandarma komutanının çay davetine yakalanmıştım. 

Sağlık ocağına komşu karakolun bahçesinde oturmuş çayımızı içerken, komutanın kayınvalidesine tansiyonunun sarımsak yemekle düşmeyeceğini, mutlaka ilaç kullanması gerektiğini anlatıyordum. Emir eri geldi, komutanına bir şeyler söyledi. Komutanın yüzünden anladım. Yemek hayalim suya düşmüştü.
Yakında bir köyde yaşanan şüpheli çocuk ölümü. Savcı, şişman zabıt katibi, her daim suskun otopsi teknisyenim, şoförümüz ve arkamızda jandarma cipi yola düzüldük. Küçük bir köye vardık. Geniş avlulu bir ev. Köşesinde bir ambar. İçinde bir buğday yığını ve önünde üstüne çarşaf örtülmüş bir çocuk cesedi. Yanında çömelmiş, elleri yüzünde sakallı bir yaşlı adam. Arkada sessizce bekleşen köylüler.
Traktörlerin taşıdığı buğdaylar, ambarın arkasından akıtılıyor. Biriken buğdayın yüküne dayanamayan ambar kapısı menteşesinden koparak devriliyor, içerdeki tüm buğday dışarıya taşıyor. Ambarın önünde kendi kendine oynayan 5-6 yaşlarındaki erkek çocuk, buğdayın altında kalıyor. Üzerinde tonlarca hasat. Kimse çocuğun buğdayın altında kaldığını görmediği için de herkes işine devam ediyor. Oğlanın ortalıklarda olmadığını fark edinceye dek…
Çocuğun üzerindeki örtüyü kaldırıp ölüm sebebini anlamak için baktığım sırada, muhtemelen dedesi olan yaşlı adam gözlerini silerek ayağa kalktı ve elimi iki elinin arasına alarak sıktı.
“Size de zahmet verdik doktor bey, akşam akşam.” Mırıldanıyorum:
“Yok. Ne zahmeti. İşimiz.”
Savcı sigarasını yakmış, oradakilerle olay üzerine konuşuyor, kısa kısa sorular soruyordu. Yazıcıya ve otopsi teknisyenine “İşimize bakalım” der gibi baktım.
Yaşlı adam “Bi soluklanın, oturun, bir ayranımızı için” diye devam etti ve köşedeki kadınlara dönüp “çalkama yapın, çabuk” diye seslendi.
Buğday yığınının önünde çocuk… Topaç gibi, nasıl gürbüz ve güzel. Hiçbir yara bere yok üzerinde. Tertemiz. Sadece burnundan ve dudağının kenarından çenesine doğru akmış ince bir kan sızıntısı. Yüzünü, gövdesini elimle yokluyorum. Ne kadar da yeğenime benziyor. 
Bu arada ayran telaşı sürmekte. “İşimizi bitirelim, belki sonra” diyorum.
“Olur mu, ayran içmeden olmaz… Allah aşkına… Her zaman gelmiyorsunuz ki” diyor dede.
Az sonra “çalkama” dedikleri, yoğurtla suyun bir çırpıda karıştırılıp, çalkalanan tortulu ayran elimde savcının yanına geliyorum. 

Savcı, şaşkınlığımı anlamış olacak ki, yüzünde tuhaf bir ifade:
“Bunlar böyledir doktor bey. Misafir görünce ölülerini unuturlar” diyor.
Ayranı içtim. Mevzu belli. Klasik otopsiye gerek yoktur dedim. Kara saçlı, gül kokulu yavruya neşter vurmadım. Dudağının kenarında ince bir kanla bıraktım avluda.

KIŞ 


Akşam. Bıyıklarımla dudağımın birleştiği yer nefes alıp verdikçe çıtırdıyor. Buz tutmuş, öyle soğuk. Önceki belediye başkanının büyük tantanalarla açılışını yaptığı, bir türlü bitirilmeyip, kasabanın ortasında kazulet gibi dikilen Yücesoy Pasajı’nın izbe dehlizlerine dalıyorum. Başhekim Ferit abinin pasajın ikinci katındaki muayenehanesinin girişindeki sobaya yapışıyorum. 

Ferit abi içerde. Hastası var. İşi bitince noterin veda yemeğine gideceğiz. Dışarıda orta yaşlı bir adam, yanında gençten karısı, kucaklarında ara ara inleyen 7-8 yaşlarında bir çocuk. Anne bazen oğlanın üzerine eğilerek yüzündeki teri siliyor. Baba hareketsiz, öylece bakıyor.
Az sonra içerideki hastalar çıktı. Ferit abi, “Hoşgeldin Ercan. Hastadan sonra gideriz, biraz ısın sen” dedikten sonra içeri girdi. Ardından da baba, anne ve kucağında çocuk. Aradan ne kadar geçti hatırlamıyorum. Sıcağın da verdiği rehavetle salmışım kendimi. 

İçerden bir telaş ve patırtı geldi. Bir cam düştü yere sanki. Bir şangırtı. Ferit abinin birkaç kez “Çek, dur, dur, hadi” gibi laflarını işittim. 
Sonra uzun bir sessizlik. Bekledim. Kapı açıldı. Anne kucağında çocukla çıktı, sessizce ağlıyor. Oğlanın dudağının kenarında ince bir kan çenesine doğru sızıyor. Babanın gözler kıpkırmızı, ama tevekkül içinde. Ferit abinin yüzü kağıt gibi bembeyaz. 

Çocuğun babası Ferit abiye dönüp “Allah verdi, Allah aldı doktor bey. Senin ne suçun var ki” dedi ve karısının arkasından kapıyı yavaşça çekip çıktı gitti. 

Merakla baktım Ferit abinin yüzüne. Sayıklar gibi konuştu: “Zatürreydi çocuk. Reçeteyi yazıp göndereyim dedim. Penisilin yazmıştım sabah akşam kalçadan. Akşam köyde kimseyi bulamayız, ilk iğnesini sen yap dediler. Dolapta vardı bir pronapen, yapayım dedim. İğne kalçasına girdiği anda çocuk ex oldu… Anaflaktik şok. Kortizon falan yaptım ama, dönmedi çocuk…”
Sessizce, ayakta birbirimize manasızca bakıştık. Sonra, aklıma nerden geldiyse “E, Allahtan bir sorun çıkarmadı aile” deyiverdim. 
Ferit abinin yüzündeki ifadenin savcının yüzündeki ifadeyle tıpatıp aynı olduğuna kalıbımı basarım. Aynı tonda söylendi:
“Bunlar böyledir oğlum. Saygıda kusur etmemek için ölülerinin bile hesabını sormazlar.”

BAHAR 


Eskiden el yazması kitapların içine “ya hafız, ya kebikeç” yazılırmış. Bu duanın, kitabı haşarattan, nemden ya da yangından koruduğuna inanılırmış. Ve yine rivayet olur ki bu yazının mürekkebi böcekler için zehirli olan düğünçiçeği bitkisinden yapılırmış. Özel bir mürekkeple yazılan bir tür muska yani: “Koruyan, esirgeyen kebikeç” anlamında…

Niye anlamıyoruz hala? Çocuklarımızın dudaklarının kenarından sızan kanlar, bu ülkenin vicdanına yazılan duaların mürekkebidir. Onların ezilmiş bedenlerinden çıkan yakıcı sulardır, canımızı acıtan…

‘’Ya hafız, ya kebikeç… ‘’

Çocuklarımızın kara gözlerinin, ela gözlerinin, yeşil gözlerinin aşkına, şu lanet dünyanın yükünü erkenden taşımaya başlayan çelimsiz omuzlarının üzerindeki güzel başlarının aşkına, pencere pervazlarına çarpıp ölen serçelerin kanadından daha hafif olduğunu iyi bildiğim yüreklerinin aşkına…

‘’Ya hafız, ya kebikeç…’’

Koru bizi düşmanlıktan, nefret ve zulümden.. Sırasız ölümlerden.. Koru ülkemi.

Ercan Kesal

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here