Görmenin tarihi üzerine yazan tonla insan evladı vardır. Bu insan evladının en cesaret kırıcı ve bizim için dayanılmaz derecede müessir özelliklerinden biri, bu evladın gerektiğinden fazla bilge olmaları hasebiyle “Artık denecek laf kaldı mı, biz kimiz ki, desek ne fark eder?” gibi sorulara insanı muhatap kılmaları, tam bu cesaret kırıcılığın ironik bir neticesi olarak da yine de filozof olmaktan kaçamamamızdır. İnsanların bu çağda filozof yetişmedikleri düpedüz yalandır. Hepimiz, kapana kısılmış, Dürer’in tasvir ettiği yahut Hacı Taşan’ın çalıp söylediği gibi “ganadım gırıldı galdım yollarda allameler olup çıktık.”

Aslında hepimiz düşünüyoruz (düşünmesem şu yukarıdaki uzun cümleyi nasıl kurabilirdim ki?).

Hepimiz filozofuz. Hadi düşünmeye devam edelim. Provoke olalım, hani Frenklerin[1] “ay çok thought provoking-besinnlich” dedikleri şeyi yapalım. Yapalım yapmasına da şu an neye bakıyoruz?

Görmek demiştik değil mi? Heraklitos’un sözü hala kulaklarımda, “aptallar! Kulakları var duymazlar.” Ya Yeremya’nın, “siz kulakları olan ama duymayan, gözleri olan fakat görmeyen aptal ve hissiz insanlar” sözleri? Buna bir de Araf Suresi’nin on yedinci ayetini ekleyelim. “İçinden geçen hiçbir şeyi anlamadıkları kalpleri var. Gözleri var görmezler. Kulakları var duymazlar.”

Tüm bunları tabii ki modern insanın gördüğü halde görmemesi problemine çare olarak nostaljik bir duygunun ihya edilmesi maksadıyla yazmıyoruz. Eğer nostaljinin ihyasını arıyorsanız, Yeni Akit gazetesi eşinize nasıl davranacağınızdan, işlerinizin nasıl hayırlı gideceğine kadar her gün hayatınızı nasıl yaşayacağınıza dair life hacking ipuçlarını size veriyor. Ve üstelik yanında ilmihaller ile birlikte.

Asıl namlunun patladığı, volkanın yanıp kor ve kav bırakmaksızın arkasında heykeller bıraktığı, zifiri karanlık köşelerde ellerini sürterek ateşlerini yakanların parlayan mavi gözleriyle size baktığı yer tam burası.

Tabii siz onlara geri bakabilme cesaretine haizseniz…

Görmek ve duymak…Tüm bu duyuların hepsinin irreversum duyular olduğunu biliyor muyuz? Bize gösterilene biz aslında geri bakıyoruz. O yüzden tüm dillerimiz buna karşı körler. Yani bilenmemişler. Almanca schauen, İngilizce to see, Arapça n-z-r derken biz doğrudan baktığımızı anlıyoruz. Ama tıpkı Türkçe’de olduğu gibi bu dillerde de geri dönüp bakmak için yardımcı fonemler eklemek zorunda kalıyoruz.

Neden?

Bir şeylerin bizde eksik olduğunu kabul etmeliyiz. Günlük bilgilerimiz içinde eriyip giden hikmet-i alâ’yı izninizle methedeceğim burada. Vakıa, zamanımızın akışı bizi bizle bırakmıyor ve bundan müştekiyiz; Esasında tarihin hangi noktasında bunu nasıl becerdik bunu da tam bilmiyoruz. Çok deruni âlim ve filozoflar buna geri dönüp baktıklarında onların da bu hazine avından ellerinin ne kadar boş döndüğünü biliyoruz:

İnim Kül Tigin kergek boldı. Özüm sakındım. Körür közüm körmez teg, bilir biligim bilmez teg boldı. Özüm sakındım. Öd tengri yaşar. Kişi oglı kop ölgeli törümiş (Küçük kardeşim Kül Tigin vefat etti. Kendim düşünceye daldım. Görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu. Kendim düşünceye daldım. Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için türemiş).

Bu avdan elimizin boş dönmesi için bir neden yok aslında. Tam da tersine bu faniliği sembolik de olsa tersine çevirmeye çalışan bir kültürümüz olduğu doğrudur. Biri bir şey mi fısıldadı? Az önce ne duydunuz? Biri bana bak mı dedi? Anneniz ya da eşiniz içeriden mi çağırdı? Onları duymayın. Buraya bakın.

Kapınızı çalan Kuzgun’a cevap vermiyoruz. Pallas büstünün üstüne konan Kuzgun’a cevap vermiyoruz. Kafamıza dayanan üç mermili revolvere cevap vermiyoruz. İki kişi konuşurken üçüncü kişinin duyduğunu duymuyor ve cevap vermiyoruz. Çekice, çekiçle cevap vermiyor, çekiçle felsefe yapmıyoruz uzun süredir. Bizi bu dünya yoruyor. Bazen o kadar iyi ki canlandırıyor, bazen o kadar kötü ki yerin dibine batırıyor. İyisinden kötüsüne kültürümüz kelimenin tam anlamıyla “çok”…Sadece “çok”. O kadar çok şey var ki. Hepsi de Polycrates’in yüzüğü gibi.

Ben diyorum ki burada ciddileşmeyi bırakıp biraz temaşa edelim. Çoğu meta analizlerin, ciddi problemlerin, siz küçükken anne-babanızın masada kavga ettiği incir çekirdeğini doldurmayan meselelerden farklı olmadığını içten içe anlayıp sesini çıkaramadığımız anları toplasak şimdiye beşinci boyuttaki iblislerle temas kurmuş olurduk. Şimdi divana uzanıp gözünüzü kapatın. Eğitimin tillahını görmüş kiralık psikanalistiniz size analiz satıyor. Yıllık Premium üyelik olsa ben buraya ansiklopedi yazarım.

Kültürümüz görüp görmemek ve duyup duymamak arasında görselliğin ve duy(gu)lanımın zirvesini yaşıyor. Çok güzel şeyler görüyoruz. Birbirinden güzel resimler, tuvaller, heykeller, memeler, kalçalar, penisler, sıvı nitrojen tüpleri, barbeküler, iPhone’lar, GIFlar, zerzevat ve hırdavatın her türlüsü ve en önemlisi de sarı-siyah muhteşem alet takımları. Black&Decker alet takımlarının Birsen Tezer şarkılarından daha estetik olduğunu düşünmüşümdür. Duyduklarımız da bundan geri kalmıyor. Çoğu çağdaş müzik aslında çöp olsa da Ahmad Jamal dinlediğinizde ruhunuz ballı süt ile banyo yapıyor. Dikkat ettiniz mi? Belki Türkiye’de olmaz ama meme ve Ahmad Jamal da dâhil akla gelen her şeyi bir Walmart mağazasında bulabilirsiniz. Bunların hepsinin gerçekten olduğu veya dijital dünyada temsilen olduğunu ve sağ omzumuzdaki daemon’un dürtmesiyle gelecekte daha da olacağı fikrinin boğdurucu olduğunu kabul etmek lazım. Boğucu değil, boğdurucu. Boğdurucular cellatlardır çünkü. Ve fikirler ölümsüz değildir. Fikirler öldürücüdür. O halde fikirler cellattır. End of transmission. 

Bu yazıyı yazmaktaki amacım başka bir kültürel internet fenomeni eleştirisini yapıştırıp saçıştırmak değil. Şunu da açıkça ortaya koyalım ki Bektaşi’nin niyetini sadece namazda görmesinler: Hepimiz kendi rolümüzü oynuyoruz. “Herkesin yolu haklıdır” fikrinde olmadığım gibi bilakis izafiyetçi sosyolojik yaklaşımların saçma olduğunu, eğer herkese göre doğru varsa doğrunun olmadığı yerin olmadığını filhakika doğrunun var olmadığını, varolsa bile (Microsoft Word neden “varolsa” ifademdeki var ve oluş kelimelerini semantik olarak birleştirme çabama kelimemin altına kırmızı çizerek karşı çıkıyorsun? Neden? Sen Saussure’müsün?) böyle bir dünyanın var olan tüm doğrular altında ezilmesi için çok saçma bir yer olduğunu kabul etmem gerekir. Dünya o kadar saçma değil. O yüzden ciddiye almamak gerekir. Ciddiye aldığınız şeylerin, size nasıl döneceğine Hintliler bundan 3000 sene önce karma kavramıyla cevap vermişlerdir. Güzel bir öğüttür bu.

Neyi görmeye devam ediyorduk? Evet fenomenler. Instagram ünlüleri, patates kalçalı ve suratlı Kardaşyanlar, bir elinde İncil, diğer bir elinde AR-10 yarı otomatik taarruz tüfeği tutan Amerikan bayraklı bikini giyen özgürlük savaşçısı, oğluna Namibya kralının inisiasyon seremonisi zaviyesinde gerçekleştirilen kırmızı pavyon tabelalı sünnet töreni yapan anne, Bosch figürlerini aratmayan grotesk yobazlık göstergeleri, Noel Baba döven Yeniçeriler, film camlı BMW otomobilleri Bedevi düğün develeri gibi süsleyen Bayrampaşa düğünleri ve niceleri… Bunların hepsi rol. Tıpkı benim şu an yazmakta olduğum rol gibi. Biz bunları eleştirirken aslında içinde bulunduğumuz bir rol olduğu fikrini unutuyor ve tepeden bakıyoruz. Onlar hep orada olmak zorunda oluyorlar. Sakın herhangi bir pozitivist bünyenin künyesini takıp, sosyolojik bir belirlenim modeli çıkardığımı sanmayın. Bahsini ettiğim başka bir şey. Eğer şu önünüzdeki telefondan başınızı kaldırıp bakabilecekseniz, önce sokaktan göçüp gitmekte olan belediye otobüsünün camındaki izlenimci aksinize bir bakın: Siz, siz değilsiniz. Hiçbir zaman olmadınız. Olageldiyseniz de bunu unutmaya çabaladınız. We can remember for you wholesale.

İşte biraz olsun kulunuz ben, ben olarak bunu size duyurmaya geldim. Ich lehre euch den Übermenschen. Der Mensch ist Etwas, das überwunden werden soll. Was habt ihr gethan, ihn zu überwinden? Üstesinden gelemeyecekseniz okumayın.

Görüp görünmeyenlere, gece yürüyenlere şahit olmaya geldim. Şarkılarım onların hüzünlü seslerine eşlik eder. Öyle bir notadır ki o, hiçbir benlik kendisine secdeye durmaz. Durduğu vakit kıyametin şanlı gölgeleri üstüne düşer. Kendi minik mi minik, şirin mi şirin, cicili bicili, şeker pembesi kıyametinin.

Bu vahyi insanların nasıl görmediği işte temel sorumuz budur. Bu yazıyı yazma amacım aslında Internet ya da başka medya gücünün insanları nasıl değiştirdiğini, ne yönde temayüller oluşturduğuna dair ilginç gözlemlerimi yazmaktı ama bu bilmediğimiz bir şey değil. Sanki Umut Sarıkaya’dan haberi yok hiç kimsenin. Fenomenlerimizi istemeden tanrılaştırıyoruz. Tanrı’ya şükür ki, kil tablet çağında değiliz, aksi halde Aleyna Tilki’nin adını üç bin sene sonraki çocuklarımıza bırakabilirdik. Küçük bir jeomanyetik felaket tüm bu saçmalığa son verebilir.

Bu saçmalığa neden prim verdiğimizi düşününce altındaki tek mükemmel sebeb-i hikmetin görüp de görmemek değil, hep görmemenin tercih edilmesi olduğunu anladım. Değilse pornoyu ne güzel izliyoruz değil mi?

Esen kalın,

Argun S. 2017/İstanbul

[1] Frenk dediğim vakit, yahu o İngilizce değil mi diyenler çıkmasın diye bir uyarı: Eskiden biz Türkiye insanları için Din-i Mübin ile şereflendirilmemiş tüm garb alemi Frenkçe konuşurdu. Belki Nemçeliler (Avusturyalılar) hariç.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here