”Depolar, eski fabrikalar ve hatta bazı eski kiliseler ahır olarak bile kullanıldı burada. Bunu maalesef unutamıyorum. Bunun yüzleşmesi bile hala yapılmadı Ayvalık’ta. Beni rahatsız eder bu…”

KD: Türkiye’de kuratörlüğü meslek haline getiren ilk insanlardansınız… 1. İstanbul Bienali süreci nasıldı sizin için ?

BM: 1.İstanbul Bienali’nin Türkiye’si başka bir Türkiye’ydi; bugün Bienal yapılıyor ve şehrin en ilginç etkinliği olarak geçiyor ama o zaman bienal deyince kimse bunun ne olduğunu tam olarak anlamıyordu. 1. Bienal’in adı “bienal” değildi, ‘Tarihsel Mekanlarda Çağdaş Sanat Sergileri’ olarak başladı. Bu yapıldı, ondan sonra bütçesinin ve kapsamının çok geniş olduğu düşünüldü ve bunun iki senede bir yapılmasının doğru olduğuna kanaat getirildi. İlk sergi, küresel sanat ortamında dikkat çekip öne çıkmıştı. İstanbul’un da kendisini parlatmak için bir küresel etkinliğe ihtiyacı vardı. 1. İstanbul Bienali, İstanbul’un yeni bir döneme girmesi gerektiğini düşünen, bir seçkin insan grubu tarafından gündeme getirilen etkinliklerden birisiydi o dönemde. Özal’ın devlet kapitalizmini liberal kapitalizme geçirmesi, geçiş sürecinde genel turizmin ve kültür turizminin önem kazanması, şehirlerin kendini yenilemesi gibi bir zorunluluk yarattı. Özel sektörün de küresel kültür sanayisinin önemini keşfetmesiyle koşut giden, bir gereksinimin sonucunda oluşan kültürel bir etkinlik olarak düşünmek gerekiyor bienali. Zaman içinde 90’lı yıllardan 2000’li yıllara faydalı bir girişim oldu şehir için çünkü şehrin başka bir yüzünü göstermeye başladı dünyaya.  O zamana kadar İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye Cumhuriyeti, Bizans gibi sadece tarihsel değerleriyle dikkati çeken ve etkin bir karizması olmayan bir şehirdi. Bienali düzenleyen kurul olarak biz de ‘Tarihsel Mekanlarda Çağdaş Sanat’ diyerek, herkesin bildiği tarihsel belleğe, var olan çağdaş sanat sistemini de eklemledik.

KD: Ayvalık’ta yaşamınız İstanbul’dan önce miydi ?

BM:Ben 1967’de üniversiteyi bitirdiğimde evliydim ve Ayvalık’ta yaşıyorduk. 1980’e kadar burada yaşadık, 81’de İstanbul’a taşındık.

KD: Ayvalık’ta o 14 sene nasıldı?

BM:Anadolu benim için arkeoloji okuduğumdan dolayı çok önemlidir. Biz üniversitede, çok değerli arkeolog hocalarımızdan çok derin bilgiler aldık. Çok değerli hafızam var Anadolu üstüne. Kıyı kenti olmasına karşın burası da Kuzey Ege Anadolu parçası benim için ve burada mimaride görünen tarihsel doku beni hemen etkiledi. Kuşkusuz, o zamanki politik görüşüm de çok önemliydi. 1950’lerde Alman Lisesi’ndeki eğitimimde hocalarımız Nazi Almanyası’ndan geldiler ve bize Faşizmi-Nazizmi anlattılar. Aynı zamanda sosyal demokrasiyi de öğrendik. Bu nedenle, Türkiye’ye farklı bir açıdan da bakabildim ve Türkiye okumalarını daha iyi yapabildim. 1960’lar ve 1970’lerin sağ-sol çatışmaları içinde ben ve eğitimini ABD’de yapmış olan eşim Teoman daha farklı açıdan bakıyorduk mevcut düzene. Ayvalık’ın bütün güzelliği ve yaşanabilirliğine karşın maalesef aşırı milliyetçi ve ırkçı yaklaşımlar kentin kültürünü etkiliyordu. Rum ve Ortodoks kültürünü temizleme hareketinden doğan bir faşizm vardı burada. Mübadeleden sonra ortaya çıkan geçmiş dokuyu ve kültürü temizleme çalışmaları 50-60-70’li yıllarda dalga dalga yayıldı. 70’li yıllarda, sağ-sol çatışmalarının olduğu dönemde burası daha sağ ağırlıklı bir şehirdi ve solu eziyordu. Öte yandan Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan insanlar da buradan yurt dışına kaçıyordu; yani bir insan ticareti o dönemde de vardı. Ben o yapıda yaşadım burada maalesef şu anda isimlerini saymak istemediğim fakat burada iş güç sahibi olmuş ve siyasal anlamda kendini yetkili gören cahil ve köktenci bir kaç adam bize hayatı karartmak üzere bir kaç girişimde bulundu. Benim üzülerek tanık  olduğum şey buradaki mimarinin nasıl tahrip edildiğiydi… Depolar, eski fabrikalar ve hatta bazı eski kiliseler ahır olarak bile kullanıldı burada. Bunu maalesef unutamıyorum. Bunun yüzleşmesi bile hala yapılmadı Ayvalık’ta. Beni rahatsız eder bu… Bu şehirde şu konuşulmadı; ”evet, biz buradaki mimari yapıları buradaki kiliseleri kötü kullandık” diye itiraf etmedi kimse. Neyse ki şimdi bunların değeri ve anlamı biraz anlaşıldı ve restorasyonu yapılıyor. İnsanlar da bunların kutsal yerler olduğunun bilincine varıyor. Mübadele siyasal bir gerçekliktir, o zaman olması gerekiyordu fakat bu, mübadele dolayısıyla kültürün tamamen yok edilip bir sonraki kuşaklara gösterilmeme nedeni olmamalıydı. Ayvalık’ta Mübadelenin etkisinin faşizm olmaması gerekiyordu.

KD: Ayvalık’ın size kattıkları nelerdi?

BM:Ben burada ailemle birlikte çok güzel yaşadığımı düşünüyorum. Zeytinlik ve zeytin kültürünü burada öğrendim her şeyden önce. Buradaki kültürün insanları nasıl daha olumlu, daha üretken bir hayata ittiğini gördüm ve bu üretimin gerçekten ihracatın büyük bir parçası olması gerektiğini eşim Teoman Madra hep savundu, fakat maalesef 60’lı 70’li yıllarda bu gerçekleşmedi. Ne zaman ki 90’larda sağlıklı gıda gündeme geldi, o zaman zeytinyağı önem görmeye başladı ve yavaş yavaş bugün ki değerine ulaşmaya başladı.

KD: Eşiniz Teoman Madra da Ayvalık için önemli bir isim bu anlamda…

BM: O daha çok zeytinlerin daha iyi verim vermesi için kendi zeytinliklerinde bilimsel araştırmaya çok önem vermiştir. 1960-1980 arasında ortaklarıyla ‘Madra Zeytinyağı’ markasını işletti. Aynı zamanda soyut fotoğraf ve bilgisayar destekli fotoğraf üretimiyle, Post-modern sanat sürecinde sanatçı olarak etkin oldu. Kentin dokusunun korunmasını da sağlayan kişilerden birisidir Teoman.

KD: Ayvalık’ta İTÜ tarafından yerel aktörlerle ‘Tasarım Kenti’ ve buna bağlı ekonomi tartışılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

BM: Çok iddialı bir proje diye düşünüyorum; ancak ayrıntılarını bilmiyorum. Çünkü buranın tasarımdan önce kent yönetimi sorunları var. Burada çok değerli ve bugün Türkiye’nin Ege Bölgesi’nde korunmuş ender bir mimari dokusu var. Fakat bu mimari dokunun içinde yaşadığımız neo-liberal sistem ve aşırı tüketim hırsı içinde çok zedelendiğini görüyoruz, çok hoyratça kullanıldığını görüyoruz ve bu hoyratça kullanım yüzünden mimarinin yarattığı kültür de hırpalanıyor. İnsanlar buraya akın akın geliyor; Temmuz-Ağustos ayında buraya yüz binler geliyor ve kentin altyapısı buna yetmiyor. Bu yüz binlerin de mimari dokunun yarattığı kültürle ilişkisi çok zayıf. Yani bu kültüre uyum sağlayacak bir davranış biçimi yok. Cunda’daki güzel evlerin önünde gelin-güvey fotoğrafı çektirmek, tur teknelerinde dümtek-dümtek ile insan eğlendirmek kültür değil! Farklı bir davranış biçiminin oluşması gerekir öncelikle, bunu da yerel yönetimler daha ilginç, daha etkili kurallar koyarak yapabilirler. Bütün etkinlikler aşırı tüketime ve TV dizisi kültürüne odaklı. Önce bir bakalım bu kent dokusu doğru kullanılıyor mu, doğru korunuyor mu? Öncelik bu olmalı. Toplantılar tabi ki yapılsın, bu toplantıların Ayvalık’ta yaşayanlara çok katkısı olur; dünyaya açılmayı sağlayan etkinlikler ve üretimler yapılması da gerekli. Mimari dokuyu ve bu dokunun arzu ettiği kültürü korumak gerekliliğini es geçmeden yapılmalı. Bu kenti vahşi kapitalizmin tuzağına düşürmemek gerekir. Umarım ‘Tasarım Kenti’ başlığı yeni rant kapılarının açılmasını sağlayacak girişimlere örtü olarak kullanılmaz.

KD: Ayvalık’ın kültür mirasını samimiyetle korumaya çalışırken; örneğin Ayvalık Endüstriyel Peyzajı UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçisi Listesi’nde yer almakta, bu ve benzeri süreçlerin kontrolsüz gelişmesini nasıl engelleyebiliriz?

BM: UNESCO’nun koşullarını yerine getirmek için gerekli önlemleri herhalde almıştır, bu başvuruyu yapan kurum ve kuruluşlar. Bu konuda bilgim yeterli değil ancak bu işin çok ciddi ve boyutlu olduğu açık. Yani, Türkiye’de adet olduğu üzere, “mış” gibi yapmak geçerli bir yöntem olamaz; ya da koşulların bir bölümünü uygulayıp, bir bölümünü oluruna bırakmak filan gibi… Bu yaz kentin sokaklarında dolaştım ve çok büyük sorunlar olduğu açık; dolaşır ve fotoğraf çekerken insanlar beni turist sandılar ve durmadan bakımsızlık ve ilgisizlikten şikayet ettiler. Belediye ancak çöp ve su, elektrik filan gibi temel ihtiyaçları karşılıyor; güzel, sağlıklı, estetik bir yaşam kenti koşulları, bu sokaklarda yaşayan insanlar için uzak bir düş! 

Görüşüme göre genel sorun şu: Mimari doku hesapça “koruma” altında, ancak bu da tam da işte “mış” gibi durumda. Tarihsel dokuya saldıran çok hırçın ve hırslı bir yapılaşma da var. Terk edilmiş ve yıkılmış binalar için bir sistem geliştirilmeli; bu binalar saymakla bitmiyor her mahallede. Çarşı bölümlerindeki kargaşa, görüntü ve işlem kirliliği de ürkütücü. Kalitesiz beton binalara da bir düzenleme getirmek gerekiyor. Kentin merkezindeki “apartman” dizileri başlı başına bir sorun, özellikle de mevcudiyeti bilinip de koruma öncesinde güzelce yıkılıp apartmanlaştırılan bir kaç tarihsel bina var; bunları herkes biliyor! Diğer bir gözlemim kentin yönetimindeki siyasal ve ekonomik çıkarlara bağlı olarak – yalnız bugün değil, geçmişten bugüne – bölünmüşlük ve çatışkının sürmekte olduğu ve bu durumun küçük-büyük çıkar odakları tarafından kentin aleyhine bir duruma dönüştürülmesi. Kısacası UNESCO vizyonuna uygunluk için çok köktenci planlama ve yönetim gerekiyor. 

KD: Ayvalık’ta nasıl bir kent modeli oluşursa neo-liberal politikaların içinde erimeden Ayvalık bir yere varabilir?

BM: Ayvalık Ege bölgesindeki en karizmatik küçük kentlerden birisi; Türkiye’den değil, Yunanistan’dan rakipleri var. Ege kıyılarındaki  Anadolu kentlerini tarihsel  ve doğal kimliklerinden uzaklaştırdık, gösteri toplumunun eğlence ve tüketim kentlerine dönüştürdük. Arkeolojik değerleri bile yeterince koruyamıyoruz. Ayvalık’ın mimari dokusu ve korumacı bir grup insanın çabaları ve yatırımlarıyla  bu talana hala direniyor; kentin çevresi son derece haşin bir gelişmenin kurbanı olsa da… Türkiye’nin belediye yasalarındaki olumsuzluklar bu tür çok özel kentlerin rekabet etmesini engelliyor. Ayvalık’a egemen olan haşin bir tüketim kültürsüzlüğü söz konusu; öncelikle bunun önüne geçmek gerekiyor; yani esnafın kar amacıyla sınırsız ayrıcalık sahibi olması çok önemli bir olumsuzluk. Bu da belediye meclisindeki temsilcilerin kimler olduğuyla ilgili bir durum; kararları kimler kendi çıkarları doğrultusunda veriyor? Ayvalık’ın dokusunu koruyan insanların sözü dinleniyor mu? Sözü geçiyor mu? Ayvalık’ı koruma konusunda bilgili olan insanların yönetim kadrolarında olması gerekiyor. Diğer bir süreç de Ayvalık’taki STK’ların kent insanlarını sürekli eğitmek ve bilgilendirmek açısından projeler üretmeleri… Burada “hediyelik eşya” yapmayı öğretmekten söz etmiyorum; bu yeterince yapılıyor ve oldukça da zevksiz bir üretim ortaya çıkmış! Bir yanda Tasarım Kenti projesi, öte yanda tasarımsız üretim teşviği? Bu örtüşmüyor. Kentin dokusuna uygun yaşam kültürünün derinleştirilmesinden ve kentin şu anda taşıdığı kültürel değerlerin günümüze özgü bilimsel ve sosyolojik yöntemlerle geliştirilmesinden ve de eğer kente özgü üretim yapılacaksa bunun kalitesinin yüksek olmasından söz ediyorum. 

KD: Ayvalık’taki gençler için önerileriniz neler ?

BM: Öncelikle – eğer bu kentte yaşamak ve çalışmak için gelmişlerse – kentin tarihini ve yüzyıldır ne olup bittiğini gerçekçi ve cesur bir biçimde görmelerini ve anlamalarını öneriyorum. İkinci olarak mevcut doku içinde nasıl bir işlev üstlenmek istediklerini de iyi hesaplamaları gerekiyor. Burada anlatmaya çalıştığım vahşi-kapitalizm içinde mi, yoksa insan ve kültür odaklı kapitalizm içinde mi yaşamak istiyorlar? Bu kenti, hak ettiği sürdürülebilir, ekolojik ve kültürel değerlerin öne çıktığı bir kente dönüştürmek için bir işlev edinmek istiyorlarsa bunu çok iyi planlanmış örgütlenme ile yapabilirler. Gözlemim o ki, şu anda Ayvalık’ta bu tür bir düzeni sağlamak isteyen çok sayıda genç var; hatta yabancı gençler var! Yönetimlerin bu genç kadroyu değerlendirmesi lazım. Yönetim kadrolarına kente yerleşmiş olan uzmanlaşmış kişiler istihdam edilmeli; danışma kurulları oluşturulmalı; bu insanların uluslararası iletişim ağlarından yararlanılmalı…

KD: Sizin Ayvalık’ta kişisel planlarınız, yapmak istediğiniz, içinde yer almak istediğiniz projeler var mı?

BM: Ayvalık’ta iki tür kültürel etkinlik var: Birincisi AIMA, Harvard Okulu, Barbara Evi, Sinema Festivali, Özyiğit Konferansları, Midi Kafe, Tarihsel Mekan Restorasyonları gibi ciddi kültürel yatırım ve etkinlikler ve benim burada sayamadığım diğer etkinlikler… İkincisi de popülist yaklaşımlarla düzenlenen festivalimsi, eğlencemsi etkinlikler.

Ben bağımsız bir proje geliştirmeyi düşünmem, ancak bu birinci ciddi kültürel doku içinde bana ihtiyaç olduğunda katkıda bulunurum. Benim katkım daha çok uluslararası ilişkilerin sağlanmasında etkili olabilir. Anlaşılması zor bir nedenle bir zeytinyağ markası adıyla, Kırlangıç Kültür ve Sanat Merkezi kuruluyor; bu merkezin kültür politikası nedir? Nasıl işletilecek, hangi türde kültürü besleyecek (Küresel yüksek kültür mü? Popülist yerel kültür mü?). Örneğin Belediye’nin açtığı Orhan Peker Galerisi’nde maalesef onun seviyesine uygun olmayan sergiler açılıyor. Ayvalık’ta yaşayan ve bu galeriyi üst düzey bir kültür seviyesinde yönetecek genç insanlar var; neden onlar istihdam edilmiyor? Ben şimdiden bu merkezi yönetecek kişinin kim olduğunu öğrenmek isterim. Bugüne kadar genel olarak Türkiye belediyelerinin uygulamalarına bakılırsa, Kırlangıç KM de popülist yönde olacaktır; farklı bir örnek yok maalesef. Umarım yanılırım da bu merkez, Ege Bölgesi için bir model olur.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here