Yıllar önce dergilerden okumuşluğum vardı Kaz Dağları’ndaki doğa yürüyüşlerini… Sarıkız’ın hikayesini dinlemiş;  Hasan Boğuldu’nun filmini bile izlemiştim.  Ama doğrusu, Kaz Dağları’ndaki yürüyüş rotalarını birer birer deneyimlemeye başladığımda gördüğüm doğa beni yine de çok şaşırttı.  Zeytin ağacından karaçama, karaçamdan göknara geçiveren ormanlarıyla; bulutlara değermişçesine insanı havalandıran sayısız zirvesiyle; mis kokulu envai çeşit endemik bitki ve kekikle çevrili güzelim köyleriyle Kaz Dağları…

Benim gibi, sonradan Ayvalıklı olmuş arkadaşlarımızla başladığımız doğa yürüyüşleri, her hafta bizlere sanki hem dünyanın hem de Ege’nin yeni bir yüzünü gösteren heyecanlı bir maceraya dönüşüyor.  Ağırlıklı olarak 50li yaşları geçmiş olan yürüyüş grubumuz, bugüne kadar gerek kendisi için gerekse de dünya için pek çok emek sarf etmiş insanlardan oluşuyor. Dolayısıyla, gündelik küçük konulara takılmayan, dünyayı ve yaşadığımız çağı olabildiğince geniş bir perspektiften yorumlayan, samimi ve neşeli bir yürüyüş grubu olarak birlikte yürümekten, zorlu parkurları birlikte aşmaktan mutluyuz.

ABK Doğa Grubu olarak, yürürken gördüğümüz her detay için doğaya büyük bir minnet duyuyor ve saygı gösteriyoruz. Son haftalarda ise, artan şekilde çeşitli ayak izleri görmeye başladık. Bizden başka hangi canlıların oralarda dolaşmakta olduğunu kendi aramızda konuştukça anlıyoruz ki, yürürken yalnız değiliz. Elbette yalnız olmadığımızı biliyoruz ama bu olguyu orada, dağın 850 metre rakımında görmek başka bir duygu yaşatıyor insana. Bu izler neyin izleri; keçi mi, tilki mi, domuz mu, ayı mı? Sanırım hepsi var. Yani, hepsi bizim yürüdüğümüz parkurlarda dolanıp ayak izini bırakıyor. Belki de, bizi görünce kaçıyorlar. Bizden kaçarken bıraktıkları izleri görüyoruz belki de.

Geçtiğimiz hafta, ormanlık bölgede bir ağılın yakınından geçerken, orada görev yapmakta olan bir köpeğe rastladık. Köpek bizi daha görmeden can havliyle havlamaya başlamıştı zaten. Yaklaştığımızda gördük ki, bağlı olan hayvancağız hem havlıyor hem de tir tir titriyor. Çünkü bizden korkuyor! Onun sakinleşmesi için en tatlı ses tonumuzla bir sürü dil dökmek zorunda kaldık.

Keçiler bizden korkuyor, ayılar bizden korkuyor, köpekler bizden korkuyor…

Bana öyle geliyor ki, en tehlikeli hayvanın insan olduğu gerçeği ile yüzleşiyoruz. Evet evet, en tehlikeli hayvan olarak bizler, gittiğimiz her yeri tahrip eden; en hızlı şekilde kendi amacına uygun hale getiren; doğal olanı yok edip beton duvarlar inşa eden; istediği olmazsa düşman ilan eden; daha da olmazsa savaş çıkartan, orayı yakıp yıkan bizler…

Görüyorum ki, doğa bizi endişe ve korkuyla izliyor; bu insanlardan daha ne kötülükler gelir acaba diye… Biz, bir avuç insan, anlatabilir miyiz keçilere, ayılara, köpeklere, bitkilere, kekiklere, karaçamlara; bizler o insanlardan değiliz…  Anlatabilir miyiz, bizler sizleri korumak isteyen taraftayız… Anlatabilir miyiz, bu konuda çok çaba sarf ettik ama elimizden daha fazlası gelmiyor… Anlatabilir miyiz, inanın bu uğurda ne canlar gitti de, yine de dünyayı daha yaşanır hale getiremedik…

Ne kadar anlatsak da, bizi dinleyeceklerini sanmıyorum. Yani, bizim mazeretlerimizi dinlemeyecekler. Yukarıda, Kaz Dağları’nda, karaçam ormanında, bir saniye durup düşününce, anlıyorum ki, doğa bizim mazeretlerimizle hiç ilgilenmiyor artık. Öylesine inatçı, öylesine kararlı bir yaşam mücadelesi var ki orada, insanların küçük zafiyetlerine anlayış gösterip küçük mazeretlerini hoş görecek vakitleri bile yok doğrusu.  Görebildiğim kadarıyla, oldukça düzenli bir hayat ritmi sürüyor; inatçı mı inatçı; uzun erimli bir hedefi olan; bugünün bir de yarını olduğunu hesap eden;  bu yazın bir de kışı olduğunu bilen… Öylesine güçlü bir yaşam. İnsansız bir yaşam aslında. İnsana ihtiyaç yok. İnsan geldiğinde bütün dengeler bozuluyor hatta. Etrafta plastik çöpler birikiyor; kurşun fişekleri etrafa saçılıyor; içilmiş ve yola atılıp kırılmış bira şişelerinin cam kırıkları güneşte parlıyor…

Daha büyük insani güç gösterileri de sergileniyor elbette. Örneğin, dağdan akan derelerin suyuna HES projesi yapan devlet görevlileri; güzelim bir köyün tepesindeki yamaca saray benzeri bir ev inşa eden hamili kart yakınımdır misali kişiler; oteller, moteller…

Anlayabildiğim kadarıyla, Kaz Dağları bizi görmek bile istemiyor aslında. Bizimki tek taraflı bir ilgi. Israrla kendimizi ona anlatmak, yakın olmak istiyoruz. Ama onun derdi başka. Oksijen kalitesi, termal suları, kanyonları, şelaleleri, dereleri, ağaç zenginliği, hayvan varlığı ve daha bir çok özelliği ile asırlardır adını dünyaya duyuran, 32 çeşit endemik bitki barındıran Kaz Dağları, bizden başka bir şey istiyor. Ben şahsen, ne istediğini çözer gibiyim aslında. Sanırım bizden istediği; bu doğa için, bu dünya için, bu insanlık için mücadeleye devam etmemiz… Bu kadar bilgi birikimine, bu kadar deneyime, bu kadar hassasiyete sahip insanlar olarak, yapmamız gerekenin çok azını yaptığımızı söylüyor bize Kaz Dağları.

Doğrusu her hafta, yürüyüş sonrası ağrıyan ayaklarımı dinlendirirken, ben de aynı şekilde vicdanımın sesini dinliyorum: Bu dağlarda yürüyebilmek halen mümkün ya; peki ya sonra?

Kader Çeşmecioğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here