”Dedemin köyü Thermi’de, (yani Sarlıca köyünde) muhteşem bir yapıtın çöküşünü görmek üzüyor beni… Sarlıca Palas.. İçine girip dolaşıyorum. Çökmek üzere… Deniz kıyısında.. 1909 yılında Osmanlı yaptırmış. Krallar, yöneticiler burada ağırlanmış.. 1980 yılından sonra da kaderine terk edilmiş…”

Sabahın huzur veren dinginliğinde sokağa çıkıyorum. Kaldığımız evin hemen bitişiğinde yer alan kiliseyi gezmek için kapısına gidiyorum. Kapı kapalı ve bekleyen insanlar var. Ben de elimde cep telefonu kilisenin dış mekân fotoğraflarını çekiyorum. Bir kadın hızla yanıma yaklaşıyor. Yunanca birşey diyor. Ben de gülerek “Ayvalik komşu” diyorum. Kadın, “Ayvalik” diyor, gülüyor ve gidiyor. Çarşı sokağında sabahın sessizliğinde yürüyorum. Sokak tertemiz. Karşıdan papaz geliyor. Dimdik yürüyor. Sakalı özenle kesilmiş ve taranmış belli.Özel papaz giysisiyle ve dik yürüyüşüyle daha ilk anda, size ben farklıyım havasını veriyor. Oysa Hazreti İsa ne kadar da mazbut biriydi. Ezilen insanların içinde ezene karşı dimdik dururken, halkının içindeyken tanınmaz biriydi… Öyle kolay değil. Eşeğe sadece zenginin bindiği, güç gösterisi yaptığı bir dönemde firavunun karşısına eşekle gitmek. Yani bu hareketiyle ben de seninle eşitim diyordu. Oysa din sınıfı kendini ayrıcalıklı göstermek derdinde.. O zaman da varlığın, tartışma konusu olur…
Ne diyordu, John Lennon “Hayal Et” şarkısında:

“Hiçbir ülke olmadığını hayal et
Bunu yapmak zor değil
Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok
Ve din de yok…”

Geri dönüyorum. Kilise açılmış. İnsanlar içeride..

Kapıdan içeriye girdiğimde gördüğüm zenginlik beni büyülüyor. Elim hemen cep telefonuna gidiyor. Tam canlı çekim yapacağım, az önce bana gülen kadın elimi tutuyor ve fotoğrafı gösteriyor. Yasak… Gülerek “tamam” diyorum. İçeriye giriyorum. Tavanlar resimlerle süslü.. Avizeler muhteşem.. Kadınlar sıraya girmiş, sıralanmış fotoğrafları öpüp tapınıyorlar. Allah’ın evi, görkemli saray yavrusu gibi.. Hazreti Muhammed’in devrimci ruhuna sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. Tarikat yozlaşmalarına karşı daha sert tavır alınması için, içimden ülkem adına dua ediyorum. Kayseri Emniyet Müdürü’müzün konuşmasının yerine gelmesi için dua ediyorum. Kilise içinde dolaşıyorum. Resimler beni büyülüyor. Yaklaşık 250 yıl süren Orta Çağ karanlığından, kilisenin resme ve müziğe özel önem vermesinin payının ne kadar önemli olduğunu görmekse, bugün bile bir türlü aşamadığımız o yobazlık içinde, İslam dininin en zayıf halkasının sanata karşı yanlış duruşu olması en büyük handikapımız..
Hayal kuruyorum…
Daha doğrusu “Ayvalık ve Venezis” kitabında Herkül Milas bu hayali İlias Venezis’in hikâyelerinden buluyor ve yazıyor. Ben de orada okumuştum. Olay Kapadokya’da geçiyor. Köy yoksul. Yoksul insanlar birlikte bir oda yapıyorlar. Odanın yarısı kilise yarısı cami oluyor. İki komşu yan yana ibadet yapıyor. Biri Hazreti İsa’ya şükür ediyor, diğeri secdeye kapanarak Hazreti Muhammed’e dua ediyor. Burası güzel.. Her iki kesimin sözleri çatıyı aşıp göğe yükselmeye başlayınca, Tanrı’nın huzurunda hepsi bir olur…
Midilli Adası, konumu dikkate alındığında insan emeği ve aklı ile zenginleşmiş bir ada… Dedemin köyü Thermi’de, (yani Sarlıca köyünde) muhteşem bir yapıtın çöküşünü görmek üzüyor beni… Sarlıca Palas.. İçine girip dolaşıyorum. Çökmek üzere… Deniz kıyısında.. 1909 yılında Osmanlı yaptırmış. Krallar, yöneticiler burada ağırlanmış.. 1980 yılından sonra da kaderine terk edilmiş…
Hayal kuruyorum. Bu bina restore edilerek hizmete sunulsa, sadece lise ve dengi okullarda okuyan öğrencilerimize hizmet etse, ve tatillerinde bir araya gelip, birlikte tatil yapıp birlikte ortak bir şeyler yapıp, o ayrı gayrılığı ortadan kaldırsak olmaz mı?..
Dedemin köyünün merkezine gidiyoruz. O daracık sokaklarında dolaşıyoruz. İki kelime yetiyor anlatmaya.. Çok temiz ve yapılar aslına uygun; dış mekânları rengârenk, tertemiz.. Az Türkçe konuşan birini bulunca “Fesilka” diyorum, “Yok” diyor. “Vasil-çat” diyorum, yine “Yok” diyor. Anneannemin köyüne gideceğiz de köyü bulamadık, daha doğrusu anneannem Fesilka derdi diye hatırlıyoruz, yok. Nüfusta Vasil-çat diye geçiyor, o da yok. Biz de anneannemin “Benim köyüm denize uzaktı” dediğini baz kabul edip, niyetine Vasili köyüne gidiyoruz. Yolumuz üzerinde mülteci kampını görüyoruz. İnsanların bu yüzyılda emperyalizmin doymak bilmeyen azgınlığına, diğer insanların tüketim çılgınlığı ile karşılık vermesinin doğal sonucunda, bunlardan habersiz diktatörler yönetimiyle yönetilen bu ülkelere, ‘demokrasi getiriyorum’ diyen sermayenin yok etme projesiyle, sefillik içinde kalan insancıklar… Yolun her iki tarafında özel arabalar sıralanmış. “Bu nedir?” diyorum, “Yunanlı komünistler” diyorlar.. Onlara katkı sunmak adına her gün geliyorlar ve onların buradaki yaşamlarına çok şey katıyorlar… “Midilli halkının Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildiği konusu, gerçekten pratiğiyle doğruymuş” diyorum. Oysa daha yüzyılın başında bizim atalarımız da bu durumdaydı. Bu barış ödülüne Ayvalık-Midilli halkı birlikte aday gösterilseydi diye düşünüyorum, orada tıkanıp kalıyorum..
Çocukluğuma gidiyorum. Annemin “Sakın oraya girme” dediğini… Dediği de Dişçi Muhlis Bey, ya da Komünist Muhlis Bey.. Sonra nasıl olduysa dişlerinde çok sorun yaşadığında, babamın baskısıyla gittiği bu Komünist Dişçi’nin emeğini çok beğenince adını, insanlığını her yerde anlatmaktan büyük keyif aldığını hatırladım. Yunanlı komünistler Milli Kurtuluş Savaşı’nda “Biz komşumuza silah sıkmayız” deyince, hemen oracıkta öldürülmüşlerdi. 200 tanesi bu kutsal savaşımızın ilk şehitleri olmuştu. İçimi büyük bir hüzün kaplıyor. O insanların koşturmasını büyük bir hayranlıkla izliyorum.
Yola devam ediyoruz.
Vasili’ye geliyoruz. Dik olmayan, tatlı bir yamaca kurulmuş köy.. Yine çok temiz ve binaların dışı çok bakımlı… Köyün meydanından kahveye geliyoruz. Bir Allah’ın kulu yok. Siesta zamanı hemen herkes ya uykuda, ya serin yerde uzanmış muhabbette.. Biraz köyde dolaşıyoruz. Dikkatimizi çeken her bahçe ya da terasta telimsi siyah örtü yığınları..
Yola devam ediyoruz. Bütün o dik yamaçlar zeytin ağaçları ile kaplı.. Bir ara durup o yamaçlarda yapılan terasları ve yine budama ile gençleştirilen zeytin ağaçlarının güzelliğini seyrediyoruz. Aklımdaki soru, ‘bu zeytinler nasıl toplanıyor’ konusu…
Midilli Adası dağlık bir konumda olunca, büyüklüğü normalinden daha fazla oluyor. Sürekli virajlı yolda yol alıyorsunuz. Ancak asfalt o kadar güzel atılmış ki, yol sizi sarsmıyor. Her noktaya, yani zeytine ulaşma dahil her noktaya bu yol hizmeti yapılmış. Kalloni Körfezi boyunca bir süre deniz boyunca gidiyoruz. Bu kapalı deniz gölleri, Midilli Adası’nın balık zenginliği.. Yol boyunca kesinlikle o bizim adına vizyon deyip yaptığımız, ucube beton tesislerinden bir tane bile görmüyorsunuz. Bütün deniz kıyıları gördüğüm noktaya kadar tertemiz ve bakir konumda… Gördüğümüz yerleşim alanları dik yamaçlara ustaca yerleştirilmiş. Ve öyle güzel boyanmış ki, baktıkça bakacağınız geliyor. Her akan suyu canlıyla buluşturacak tesisler yapmışlar. Bir tanesini öyle güzel yapmışlar ki, oturup bir güzel o akan su ile adeta yıkanıyoruz..
Plomari’ye gitmeye ve oradan Mitiline’ye dönmeye karar veriyoruz. O yılan gibi kıvrılan yollarda, zeytin ağaçları arasında gitmek öyle güzel ki… Bir anda bağırıyorum: “Dur!” diyorum, araçtan iniyorum. Zeytin ağaçlarının içinde yürümeye başlıyorum. Her ağacın altında telimsi siyah örtü kangalları var. O zaman kafama dank ediyor. Bu siyah örtüleri zeytin ağacının dibine, çiçeklenme bölgesinin izdüşümüne gelecek şekilde seriyorlar. Bu örtünün özelliği hava almayı sağlıyor, ama yere düşen zeytinin toprağa temas etmesini engelliyor. Zeytin tanesi yere temas etmediği sürece çürümez. O zaman da olgunlaşan zeytin taneleri, rüzgârla birlikte yere düşüyor. Zeytin sahipleri de belli günlerde gelip, yere düşenleri toplayıp fabrikaya getiriyor. Yani zeytin ağacı öyle bir sihirli ağaç ki, “Beni aşk derecesinde seversen, bir kadına dokunurken gösterdiğin incelikle seversen, ben de seni hiç yormadan ihya ederim” demek istiyor. Zeytin ağaçları içinde incir ağacı görüyorum. İncirler yere dökülmüş ve ballanmış… Aklıma değerli dostum, zeytinin profesörü, Altınovalı Hüseyin dostum geliyor; “Vecdi Bey önüme gelene yalvarıyorum, zeytin ağaçları içinde yer alan incir ağacının incirleri yenmez, onlar bal yapar, yere düşer, ve görevi de o andan sonra başlar. Görevi zeytin sineği ile mücadele etmektir.” Yunanlı o inciri yemiyor, biz ise bulsak ağacı da yiyeceğiz. İnsanın ‘zıkkımın kökünü ye’ diyesi geliyor.
Zeytin ağacı öyle büyük bir nimet ki dostlarım, dünya ekonomisinde önderliği binlerce yıl sürmüş… Petrolün şu 70-80 yıllık önderliğinde dünyamız her anlamda çöpe dönmüş. Samimiyetimle söylüyorum, Midilli Adası’nda neresinden bakarsanız bakın bir çöp göremiyorsunuz. Fesleğen kokusunu her noktada duyuyorsunuz. Zeytin ağaçlarının bakımları öyle güzel ki, bakmaya kıyamıyorsunuz. 13 milyon zeytin ağacını aklın doğayla uyumuyla birlikte, hiç yorulmadan topluyorlar. Olgunlaşan zeytin tanesi, kendisi karar veriyor düşmeye; “Tamam ben güneşten yeterince beslendim, ve iyice yağa doydum” (zeytin güneşten kendini korumak için yağ üretir, biliyor muydunuz bilmiyorum) dedikten sonra düşer. Hazreti Muhammed’in nurudur… Bu öyle bir nur ki dostlarım; zeytin ile incir ağacı, diğer ağaçların aksine gündüz karbondioksit üretir, gece oksijen.. O nedenle zeytin ağacının olduğu yerde geceleyin bol oksijen vardır, ve nefes darlığı çekenler rahat uyurlar, rahat nefes alırlar. Hele bir de Ayvalık’ta yaşıyorsanız Kaz Dağları’ndan o poyraz gelirken, sabahın o sessizliğinde denizden yükselen iyotla birleşir, olgun hava olarak gelir, orada yaşayanlara şifa olur. Dünyada sadece iki yerde vardır; biri Ayvalık’tır, diğeri Alp Dağları’nda küçük bir bölgeymiş… Olgun hava, bunu unutmayın dostlarım… Ham hava her yerde var, ama olgun hava iki yerde.. Olgun hava size doğanın verdiği sağlıktır.. Ve biz ne acıdır ki o zeytin ağaçlarını kesip, satıp, o Allah’ın belâsı beton ile bina yapmaya öyle istekliyiz ki..
Aklıma Filistinli ozan Mahmut Derviş geliyor. Büyük devrimci, ışıklar içinde uyusun. İsrail askerleri Filistin’de zeytin ağaçlarını sökmeye başladığında, o da bu şiir ile isyan ediyor:

“Zeytin tanesi ekenini hatırlar
Yağı gözyaşı olup akar
Ah ataların bilgeliği
Gövdemizi kalkan yapıp
Koruyacağız sizi
Kirpiklerimizle temizleyip dikenlerinizi
Hüznü keseceğiz
Toprağımızdan sökeceğiz
Solmasın diye
Zeytin ağacının
Sonsuz yeşili
Ve yarsın diye toprağı
Ölümsüz kökleri
Bir bıçak gibi”

Aklım Ayvalık’ta kalıyor. Koca bir kent o güzelim yaz gecelerinde nefes alamadı, boğuldu. “Nefes alamıyorum” diye inledi. Mersin-Silifke’de devlet o sesi duymuş, ilgili fabrikaya bir ay süre vermiş, sorun çözülmüştü. Ayvalık, zeytinin nuruyla özel olarak süslenmiş nazlı çiçeğim.. Seni sömürmek, boğmak ve sonunda da kirli paraya teslim etmek adına öyle çok yanlışlar yapıyoruz ki…
Plomari’ye varıyoruz. Yine tertemiz ve muhteşem bir yerleşim alanı.. Yorulmuşuz.. Kahvelerimizi ve sodalarımızı içiyoruz. Hayat öyle kolay ki, burada kimse sizi yormuyor. Kimse bağırmıyor. Kimse daha fazla para kazanacağım diye peşinizden kolunuzdan çekip durmuyor. Gözüm denizin berraklığına ve oradan bize bakan karadikene takılıyor. “Merhaba Karadiken” diyorum…Huzur ya da cennet..
Aklıma misafirlerimle bu yaz Ayvalık’ta gittiğim Tostçular Çarşısı’nın içine girdiğimizde o ses bombası geliyor; her biri “Bana gel, ben daha iyi yaparım” diyen ses uğultusu…
Midilli bu yeryüzünün cenneti…
“Başına gelenlere ağlama
Başına geleceklere ağla”

(Girit halk koşuğu)

Sevgi ve saygılarımla…

Devam edecek…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here