”O yamaç arazilerde bulunan zeytin ağaçlarına bakmaya kıyamıyorsunuz. O çok yüzyıllık ağaçların öyle güzel bir şekilde budaması yapılmış ki imreniyorsunuz, baktıkça bakacağınız geliyor.”

Dedemin doğup, ilk gençlik yıllarını yaşadığı Midilli adasına nihayet gidebildim. Midilli adasına varıp karaya ayak attığımda hissettiğim yabancı bir yere gelmediğim duygusuydu. Dillerini anlamasam da yüz ifadeleriyle anlaşıyorduk. Çarşı içinde yer alan kilisenin hemen arkasına denk düşen bir evi gelmeden önce kiralamıştık. Kiraladığımız ev, bahçesine girdiğimizde bizi birbirinden güzel çiçekler saksılarıyla beraber karşıladı. Duvara baktığımda ise hafif gülümsedim ve annem aklıma düştü. Duvarda at nalı duruyordu. Bizim de evimizde at nalı vardı. Evin bahçesi, odaları ve kullanım detayları o kadar zarif bir şekilde hazırlanmış ki gelenler sanki evin en değerli misafirleri…
Sabahın sessizliğinde kendimi karga sesleriyle uyandırmaya şartlandırmışım ancak hayal kırıklığı yaşadım. Bahçeye çıktım. Gökyüzüne baktım, kargayı bırak kuş yok ortada… Niye diye düşündüm. Sokağa çıkıp dolaştım. Her köşe başında sokak çeşmeleri şarıl şarıl akıyor. İnsanlar elini yüzünü yıkıyor, su içiyor, kuşlar(güvencinler-kumru) su hendeklerinde serinliyor. İnsanın aklına ister istemez Ayvalık geliyor. BASKİ Ayvalık’ta sokak çeşmesi katili olarak yerini aldı. Güzelim Osmanlı Türk geleneğini Ayvalık’ta yerle bir etti…
Neredeyse her kapısı kapalı evin içinde bir köpek havlaması duymak o kadar güzel ki… Kediler nerede diye bakıyorsunuz… Üç gün içinde adanın yarısını gezmemize rağmen gördüğüm kedi sayısı beşi geçmedi.
Mitilini’nin görkemli kilisesini ziyarete gittiğimde gözüm yine kargalarda… Karga yok… Kuş yuvaları yok.. Eser miktarda kumru var… O da ne ? Gördüğüm gerçek olamaz… Tanrının evinde kuşların sığınabileceği yerlere tuzaklar kurulmuş. Sığındıkları anda ucu sivri oklar canlarına batacak ve onları öldürecek… Tanrının evi kuşlara yasak.. Sırf kirletmesin ve sesleriyle gelen ziyaretçileri yormasınlar diye kuşları tuzaklama yöntemiyle öldürmek… Olacak şey değil… Tanrının evi sermayenin kontrolüne girmiş ve Tanrının şevkatinden uzaklaşmış.. Doğanın katili olmuş.. Hazreti İsa görseydi bunu inanıyorum ki çarmıha geriliyken çektiğim acı meğer ne kadar tatlıymış der ve devamında büyük bir utanç duyardı. Aklıma ister istemez Ayvalık-Çınarlı camii geldi. Kuşlara ev olan ve onlara huzur veren Allah’ın evi onların sesleriyle insana huzur veriyor…
Gezmeye devam ediyorum. Çarşı caddesinin yukarı kısımlarında Yeni Cami’ye geliyorum. Yıkık viran halde.. Gözlerim yaşarıyor. O yıkık viran haline rağmen muhteşem camimiz önde muhteşem kuş eviyle Allah’ın evi budur, burasıdır diye bas bas bağırıyor. Aklıma yine Ayvalık geliyor. Biz komşumuzdan kalan kilise ve benzeri dini yapıları ayakta tutmak adına bir yarış halindeyken, onlar bizimle sanki ismiyle alay edercesine Yeni Camimizi yıkım haliyle öyle tutuyorlar. Gücünüz yoksa bırakın biz onaralım… Ve orada iki rekat namazımızı kılalım…
Osmanlı’dan kalan zamanında banka olan şimdi de Taş Kahve gibi hizmet veren çok güzel bir yer var, dediler. Oraya gittik. Yapı muhteşem.. Cunda Taş Kahve gibi tavan yüksek.. Kahvelerimizi söyledik.. Koltuklara yayıldık. Başımı tavana yönelttim. Gözlerim kırlangıç yuvaları arıyor.. O nedenle tavanda her köşe bucakta yine o hain tuzaklama okları.. Kuşlar sakın girerde tavana yuva yapar ve gelen müşterileri çıkardıkları ses ile yorar.. Bir insan bu kadar acımasız olabilir mi? Oluyor demek ki… Kuşların ahı gün gelecek hesap soracak diyorum, içimden…
Kedi de yok.. Yani bıraktım Ayvalık’ta ki bolluğu kıraç bir Anadolu kasabasında ki eser miktardan bile az…
Aklıma 1840 yılında Midilli adasında yaşanan veba salgını geliyor. Bu salgında en az 40 bin insan ölürken, ölenlerin çoğunluğunun Müslümanların olması sonrasında Türkleri azınlık durumuna düşürüyordu. Oysa 17. yüzyıl içindeyken bu oran %56 ile Müslüman Türklerin lehineydi. 19. yüzyılın sonlarına doğru adada 61 cami, 38 hamam, 7 tekke, 4 medrese, 93 kilise ve 147 okul olduğunu biliyor muydunuz, bilmiyorum(1).

Kıtır mı, çıtır mı?
Ayvalık’ta sezonda en çok konuşulan konuların başında kalamarın kalitesi ile fiyatı geldiğinden ilk gece masamızda kalamar kızartma vardı. Masaya bütün olarak kalamar kızartma geldi. Kıtır kıtır yiyorsunuz. Üzerinde kaliteye dönük bir emek yok. At kızgın yağa kızart…Oysa Ayvalık’ta kalamarı ustasından yemek önemli bir lezzet ayrıcalığıdır. Birinde hissedilen kıtırlık diğerinde çıtırlığa dönüşür. Yani kıtır ile çıtır bir olmaz. Bir lezzet sağanağı nasıl kalitesinden, lezzetinden uzaklaştırılır buna çok iyi örnektir. O çıtırlığı ağzınızda hissettiğinizde insan adeta zevkin doruklarına çıkar. O lezzet sağanağını yitirmemek adına uzaktıkça uzatır… Kıtırın adı var, çıtırın lezzet durağında zirveye çıkmanın huzuru, keyfi var…
Ahtapot ızgara yedik, daha doğrusu dişlerimiz mağara dönemi keskinliğini kaybettiğinden yiyemedik. Ayvalık’ta bu işin amirali “Tik Mustafa” da ahtapotu yerken o ağzınızda keyiften dağılması yok mu aman yarabbim insanın keyif damarı çatlıyor… Masaya getirilen zeytinyağlı kızarmış ekmeklerini çok sevdim. Kabak çiçek dolması ve yine kabak çiçeği kızartmaları ise enfesti…
Gece sahilde yürürken polisi sadece kıyafetiyle yürürken görüyorsunuz. Ne silah, ne cop.. Elinde cep telefonu ve belki bir düdük…
Aracın biri süslenmiş habire kornaya basıyor. Dönüp bakıyorum. Süslenmiş düğün arabası. Gelin çok sade gelinliği ile yanda damat direksiyonda.. Çok neşeliler. Konvoy yok.. Ya da ben göremedim…
Dedem 25 yaşındayken gelmişti, Ayvalık’a… Enine boyuna aslan gibiydi. Neredeyse her akşam Thermi(Sarlıca) den deniz kıyısından Midilli merkeze gelir, şarabını içermiş… Biz de o yolu arabayla gittik. Thermi’de deniz kıyısında balığımızı yedik ve çok soğuk biramızı içtik. Ruhuna gönderdik…
Denize baktığında karşı kıyılar da ülkeni görmek öyle tuhaf bir duygu ki… Denizin dinginliğinde insan uçan martıların sesini duymak ve dansını seyretmek istiyor ancak onu da göremedim.. Tamam martı da karga da leş ile çöp ile beslenir. Diyelim ki çöp yok, her yanı temizlik sarmış yine de bu kuşların sayısı yok denecek konumdaysa insan çok masum olmamalı… Karga da martı da çöp ile beslenir ama ikisi de grup halinde yaşarlar ve akıllı, paylaşımcı hayvanlardır. Kumru kuşları da öyle çok değillerdi.. Ki kumru kuşları aşkın simgesi kabul edilir. Eşini kaybeden kumru kuşu ölünceye kadar yalnız yaşarmış…
Adanın vicdanı acaba adayı mecburiyetten terketmek zorunda kalan atalarımız mıydı düşünmeden edemedim…
Mitilini’nin her sokağı, meydanları gittiğimiz her köy yada yerleşim alanı çok temizdi… Deniz tertemizdi… Ada’da motor olmayınca olmaz çok doğru da çok hızlı kullanıyorlar ve çok gürültü çıkartıyor. Yine de sorun yok… Midilli çok dağlık bir alan öyle birkaç günde gezilip bitirilecek bir yer değil… Yüzölçümü 1600 kmkarenin üzerinde… O yamaç araziler de bulunan zeytin ağaçlarına bakmaya kıyamıyorsunuz. O çok yüzyıllık ağaçların öyle güzel bir şekilde budaması yapılmış ki imreniyorsunuz, baktıkça bakacağınız geliyor. Ya zeytin nasıl toplanıyor konusuna gelince onu ikinci bölümde yazacağım… Midilli adasının bütün yolları tek geliş gidişli asfalt yeni olmuş.. Neredeyse her yolun her kilometresinde yolun kenarında orada olan kazada ölen kişilerin anısına yapılmış minyatür yapıları görüyorsunuz.

Molivos anlatılmaz yaşanır güzellikte.. İnsan orada aşk ile dolaşmalı ve her köşesinde sevdiği ile cilveleşmeli öyle keyfi çıkar sanıyorum.. Molivos’a kesinlikle bir daha geleceğim… Molivos’un güzelliğini ikinci bölümde yazacağım…

Midilli adasının nüfusu 1895 yılında 95 bin bugün nüfusu 90 bin civarında… Bu bile konuyu açıklıyor. Doğurmak değil doğurulana bakmak, bakabilmek önemli.. Devlet olmanın sorumluluğu budur.
Midilli adası bir cennet adası keşke bu adada mübadele olmasaydı ve iki ülke insanı beraberce kardeşçe yaşayabilseydi diye düşünmeden edemedim…
Osmanlı, Midilli adasına çok önem verdi. Ada o dönemde çok büyük refah içinde yaşadı. Ne Mora isyanına ne de Ayvalık isyanına dahil olmadı. Çok üretti, çok kazandı ve kazandığını adayla, adanın toprağıyla, suyuyla, doğasıyla ve deniziyle paylaştı. Adanın en büyük zenginliği zeytin ağaçları, toprağı ve lezzetli suyu ve iki göl konumunda ki denizi ve dantel gibi işlenmiş koylarının bakirliği ve muhteşemliği ve evlerinin doğa ile uyumlu muhteşem güzelliği…
Toprağın her santimetre karesinin yerinde değerlendirilmesi ve adanın zenginliğinin ada halkına bedava sunulması ve insanlarının o keyiften büyük bir tat alması öyle muhteşem ki anlatılmaz yaşanır lezzette.. Bizim vizyon deyip insanlarına yaşadıkları yeri cehenneme çeviren o görgüsüz hallerimiz yok mu, o çarıklı erkanın gözü doymaz hali yok mu insan haliyle çok üzülüyor.
“Yunanistan‟ın ilk aşk ozanlarının büyüklerinden biri olan Midillili(Lesbos) Sappho adındaki kadındı.” ifadesi Atatürk tarafından çizilmiştir (Tüfekçi 1983, 107). Okuduğu kitapta bu ifadenin altını çizmiş ve yanına çarpı işareti koymuş, Atatürk…
Midilli(Lesbos) adası, Sappho ve Atatürk…

SAPPHO’NUN ADASI
“Bizim Midilli, Yunanlıların ve tüm dünyanın Lesvos ya da Lesbos dediği adanın aklıma getirdiği ilk isim, lirik şair Sappho’ydu. Bu güzeller güzeli kadın, şiirlerinde daha çok kadınları anlatmıştı. Aşklarını kadınların arasından seçmiş, onlara lir çalmış, şarap sunmuş, renkli bir yaşam sürmüştü. Bu nedenle ada, cinsel tercihini hemcinslerinden yana kullanan kadınların tapınağına dönüşmüştü.” Mehmet Yaşin’in bir yazısından alınmıştır.
Çocukluğumda beni o geçkin yaşına karşın hayata olan aşkı ve yaşama coşkusu ile çok olumlu etkilemiş olan komşumuz olan Mukaddes hanım teyzeyi de anmak istedim. İlerlemiş yaşına rağmen çok bakımlıydı ve çok güzelde ud çalardı. Her hareketi bir zarafetti…
Dedemin topraklarında nefes almak ve dolaşmak ve onu anımsamak öyle güzel ve duygu yüklüydü ki… 6 yaşındayken İstanbul’da kaybolduğumda tesadüfen bulunup dedeme teslim edildiğim anda elimi sıkıca tutup beni eve getirirken gibi onunla dolaştığımı hissettim… Devam Edecek…

Sevgi ve saygılarımla…

Vecdi Yılmaz

(1) Midilli’nin İşgal Günlüğü 1912, İdris Bostan

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here