“Tanrı dünyadaki en korkunç şeydir.”

Bu dünyanın lokomotifi ne yazık ki kötülük… Ve kötülük üzerinden iyilik her yeni oluşumda yeniden tanımlanıyor.

Savaşları mesela hiç sevmiyoruz. Oysa insan, savaşlardan sonra büyük bir ilerleme kaydediyor. Örneğin birinci ve ikinci dünya savaşları olmasaydı kadınlar bugün yine büyük bir karanlık içinde yaşayacaktı. Kadınların kendileri için karanlığın yıkılmasında o çok nefret ettikleri savaşların öyle olumlu etkisi olmuş ki, sayesinde bugünkü konumlarına gelmişler. Biz nedense neden-sonuç ilişkisi üzerinde hiç düşünmüyor ve konuşmuyoruz. Düz bir açıdan bakıyor ve düz gitmeyi seviyoruz. Kötülük olmasaydı bizler iyiliğin tanımını yapamayacak ve o karanlık içinde çırpınıp duracaktık. Eski dünyanın en iyi iletişim aracı o savaşlardı. Bugün ise savaş yerini çok başka şeylere bıraktı.

Bu bayrama damgasını vuran o dört patisi kesilen masum köpek yavrumuz oldu. Toplumun vicdanı sızladı. O bakışlardan etkilenmeyen yürek inanıyorum ki bir insan yüreği olamaz. Ve bu süreç doğru yönetilirse o çok beklenilen hayvan hakları konusuyla ilgili kanun çıkabilir. Çıkması gerekiyor.

Orta sınıf daraldıkça bilelim ki önümüzdeki yıllar çok vahşetli geçecektir. Çünkü orta sınıf bir toplumun aynasıdır ve vicdanıdır. Orta sınıf yönetim üzerinde gücünü yitirdikçe kendi kabuğunun içine çekiliyor ve o yenilikçi ve değişim gücünü giderek kaybediyor. Acımasızlık her bir yandan çevremizi sarmış durumda. Ve bu durumu lehine çevirmek adına emperyalizm ve işbirlikçileri toplumun önüne daha katı kurallar koyarak ve onu da sözüm ona demokrasi derken yaptıkları daha katı kurallar ile acımasızlık üzerine inşa edecekleri yeni düzen anlayışları yerleştirmek üzerine olacaktır.

Aklıma nedense Hitler ve doktoru Mengele geldi. Mengene, özellikle çocuklar üzerinde yaptığı vahşi deneylerle ününe ün katmıştı. İzak Ganon anlatıyor; ”Mengele içeri girdi. Narkoz yapmadan karnımı yardı ve tek böbreğimi keserek eline aldı. Böbrek onun elinde başı kesilmiş bir tavuk gibi kıvranıyordu. Ben ise acıdan avazım çıktığı kadar bağırıyordum.” Düşünün bu anın fotoğrafı ya da canlı çekimi yayınlansaydı ne olurdu… Sadece o an için bağırır, çağırır, sonra da günlük yaşamımız içine düşerdik. Çünkü kıyıya cesedi vuran Suriyeli Aylan’da öyle yaptık. Birkaç gün bağırdık, çağırdık; sonra unutup gittik… Körfez savaşında binlerce insanın ölümüne değil de zift içinde kalmış karabatak kuşuna üzüldük. Dünyanın gözü önünde Yezidilerin kadınları bir mal gibi satıldı, oturup seyrettik… Şimdi ise, ne yaşadığını bilmiyoruz, bir çocuk ya da genç, bir köpek yavrusunun patilerini keserek bütün insanlardan bir anlamda intikam alıyor ya da almak istiyor. Suriye savaşından sonra binlerce Suriyeli çocuk Avrupa kapılarında kaybolmuştu. Kimse o çocukları merak etmedi. Organ mafyası devrede olabilir miydi, bilmiyorum…

Bugün öyle bir dünya da yaşıyoruz ki insan dediğimiz varlık hem kötülüğün birincisi hem iyiliğin… İnsanlığınızdan uzaklaştığınızda cinselliğiniz sizi yönetmeye başlıyor ve öyle acımasız oluyor ki insan… Yaptıkları, sapıklığın da ötesine taşabiliyor… Örneğin sanatçı kimliği ile tanıdığımız yazarımız Bedri Baykam, Kemik isimli kitabında para babası bir iş adamı üzerinden fantezisini cinselliğini satın aldığı iş yerinde çalışan genç kızın vaginasına canlı balık sokarak öldürüyordu. İnsan acımasızdır ve kötüdür… Doğru olarak bilinen bu yanlış ile mücadele edebilmek ve ortaya doğru şeyler koyabilmek çok büyük mücadele gerektirir.

Ve Papaz başka ne demişti?

“Tanrı yeryüzündeki en korkunç şeydir.”

….

Papaz sessizce gülüyor, fakat ben ona katılmıyorum.

Bardağını yine dikip bitiriyor.

Birden soruyorum: Eğer devlet düzeni Tanrı iradesinin ürünüyse…

“Yanlış”, diye sözümü kesiyor. “Devlet düzeni değil, aksine devletin kendisidir doğa gereği zorunlu olan; dolayısıyla Tanrı iradesinin ürünü olan”

“Sonuçta ikisi de bir ve aynı şey!”

“Hayır; bu ikisi bir ve aynı şey değil. Tanrı doğayı yarattı, o halde doğa gereği zorunlu olan, Tanrı iradesinin ürünüdür. Fakat doğanın yaratılmasının ortaya çıkardığı sonuçlar yani devlet düzeni tamamen özgür insan iradesinin ürünüdür. Yani yalnızca devlettir, Tanrı iradesinin ürünü olan; devlet düzeninin pratikteki görünümleri değil”

“Peki, ya bir devlet yok olursa?”

“Bir devlet asla yok olmaz; en fazla başka bir toplumsal yapıya yer vermek için kendi toplumsal yapısını dağıtır. Devletin kendisi daima mevcut kalır, onu oluşturan halk ölse bile. Zira ölenin ardından bir başka halk gelir.”

“Şu halde bir devlet düzeninin çöküşü doğa gereği zorunlu değil midir yani?”

Papaz gülümsüyor: Bazen böyle bir çöküşü bizzat Tanrı ister.

“O zaman Kilise neden bir devletin toplumsal yapısı çöktüğünde zenginlerin tarafını tutar hep? Yani bizim zamanımızda, Kilise neden pencerelerinde oturan çocukların değil de daima kereste fabrikasının hissedarlarının yanında yer alıyor?”

“Çünkü zenginler daima kazanır.”

Kendimi tutamıyorum: Ne harika bir ahlak!

Papaz sakinliğini koruyor: Doğru düşünmek ahlakın ilkesidir.

Bardağını yine boşaltıyor. “Evet, zenginler her zaman kazanacaktır, çünkü onlar acımasız, daha alçak ve daha vicdansız olanlardır. Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, bir zenginin cennete gitmesinden daha kolaydır diye Kutsal Kitap’ta yazılı.”

“Peki ya kilise? Kilise iğne deliğinden geçebilecek mi?”

“Hayır,” diyor Papaz ve yine gülümsüyor; “İşin doğrusu bu pek mümkün değil. Çünkü Kilise iğne deliğinin kendisidir.”

“O halde Kilise zenginlere hizmet ediyor ve yoksullar için mücadele etmeyi düşünmüyor…”

“Kilise yoksullar için de mücadele ediyor” diye sözümü kesiyor; “ama başka bir cephede.”

“Göksel bir cephede değil mi?”

“İnsan orada da şehit düşebilir.”

“Kim mesela?”

“İsa.”

“İyi ama o Tanrı’nın kendisiydi ya! Peki, sonra ne oldu?”

Papaz kadehime şarap dolduruyor;

“Günümüzde birçok ülkede Kilise’nin durumunun kötü olması iyi,” diyor alçak sesle; “Kilise için iyi.”

“Olabilir,” diye kısa bir yanıt veriyorum ve heyecanlanmış olduğumu fark ediyorum. “Fakat yeniden penceredeki şu çocuklara dönelim! Sokaktan geçerken şöyle dediniz: Beni selamlamazlar, çünkü beyinleri yıkanmış. Siz akıllı insansınız, çocukların beyinlerinin yıkanmamış olduğunu, aksine zıkkımlanacakları bir lokma ekmekleri olmadığını bilmeniz gerekir!

Papaz kocaman gözlerle bana bakıyor.

“Onların kışkırtılmış olduklarını söyledim,” diyor yavaşça, “çünkü Tanrı’ya inanmıyorlar.”

“Bunu onlardan nasıl bekleyebilirsiniz!”

“Tanrı bütün sokaklardan geçer.”

“Nasıl olur da Tanrı o sokaktan geçer de, o çocukları görür ve yardım etmez?”

Papaz susuyor. Yavaşça şarabını içip bitiriyor. Ardından bana yine kocaman gözlerle bakıyor: Tanrı dünyadaki en korkunç şeydir.

….

“Kötülük ve iyilik bir tek şeydir, parçalanamaz. İyilik, kötülükten ayrı değildir.” Tolstoy.

“Kötülük taşıyan fikirlerin korkunç yanı şudur: Zihinler bu fikirlere zamanla alışır.” Thomas Paine.

Günümüz insanı kötülükten korktukça aldığı koruyucu önlemlerle ne kadar kötüleştiğini ve zalimleştiğini görememesi öyle utanç verici ki…

Unutmayalım ki dünya küçüldükçe kötülükler büyüyor ve biz kendi kabuğumuz içine çekilirken yalnızlaşıyoruz ve kötülüklerimizle boğuşup duruyoruz…

Tanrı dünyadaki en korkunç şeydir.

Sevgi ve saygılarımla…

Vecdi Yılmaz

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here