Cumartesi akşamı köprü trafiği ile cebelleşmek yerine son vapur ya da motoru tercih etmek çok akıllıca bence. Hem yolda geçen süre çok kısalıyor hem de çok eğlenceli. Emir Kustarica filmlerinden karelere rastlıyor insan adeta. Birkaç hafta önce gece yarısı vapurunda bir gelinle damat gördüm. Kadında gelinlik olmasa, yani damadı yalnız görsem o rugan pabuçları ile herhalde, “karşı yakada bir yerde darbukacı, şimdi işi bitti evine dönüyor bu saatte” diye düşünürdüm. Ama yanında telli duvaklı gelinde vardı işte, ilk önce, “ulan niye yaşadıkları yakada evlenmediler, bir tane delikanlı arkadaşları yok mu onlara arabasını verecek ya da onları götürecek?” diye düşündüm. Sonra “bu kıyafetleri giymeseler kimse onların gelinle damat olduklarını anlamayacak ve onlara gülerek ya da gülümseyerek bakmayacak” diye düşündüm. Aklıma Amerikan filmlerinde kullanılan iyi günde kötü günde daima birlikte lafları geldi ve acaba makyajı yer yer akmaya başlayan ve boyuna gelinliğinin eteğini toplamaya çalışan gelinin bunu, “iyi bir gün olarak mı gördüğünü?” merak ettim. Nedense, “gelinlik kiralık mı yoksa satın mı aldılar acaba” diye de düşünmeden edemedim. “Bu hayatın izafiyet üzerine kurulu olduğunu” düşünüp biraz içim sızladı. Ama yine de, bu arada damadın o rugan ayakkabıları bir daha giyemeyeceğini hayal edip, “keşke onları da kiralayan yerler olsa” dedim.

Bu akşam yine vapurda, yine gecenin yarısında başka bir gelin ve damat gördüm. Detaylar aynı olmasına rağmen bu sefer içim burulmadı pek, zira evlenince ilk gün gelinlik ve damatlıkla denizi geçmek belki manası olan bir şeydi; faraza o eziyeti çekecek ama evlilik ömür boyu iyi gidecek gibi bilmediğim bir adet vardı belki de. Ben yine o ikisi hakkında düşünceler geliştirmeyi denedim ama yanımda oturan genç bir kız cep telefonuyla arkadaşı ile konuşuyordu ve sesi muhtemelen Üsküdar’dan duyuluyordu. Konu, “kim kimle çıkıyor, o erkek arkadaşını niçin s.kt.r etti” idi. Belki insanların gelin ve damada bakmasına kızıp, “leynn bende buradayım” ve “ah ne varsa bende var!” moduna girmişti. Sürekli bağırıyordu, “abi ben ona tam üç sene emek verdim benden paso s.kt.rsin gitsin i..e” diyordu. Ara sıra “kanka ağzına sıçayım” da diyordu. Birden, “bende rol çalayım” diye düşünüp, “bayan, cinsiyetçi küfür etme!” diye bağırmayı, ya da tam kırk senedir vapurlarda hıyar soyacağı, jilet, kalem satan Burhan pazarlama gibi gür bir sesle, “bir dakika bakar mısınız?” diye bağırıp:

“İşte bütün bu başınıza gelenlerin sebebi uluslararası finans lobisi, finans oligarşisi, uyanın ulaynn büyük resmi görün. Siz Prof Leş’i ya da Prof Sinn’i niye okumuyorsunuz? Hadi yabancı lisanınız yok, Yrd. Doç. Yaşar’a bir kulak verin, görün büyük resmi! Sakın Almanya’ya gitmeyin, casus onlar! Gecenin bir yarısı, bir vapur dolusu insan hepinizin suratlar bir karış, hepinizde mi mutsuzsunuz? Üçüncü Havaalanı da mı mutlu etmiyor artık sizi? Üç büyüklerin transferleri de mi? Niye bu konuları konuşmuyorsunuz aranızda artık? Büyük resmi görün! 2071’i ve mutlu olun!” falan diyecektim tam ve bütün ilgiyi toplayacaktım üstüme, gözüme ufacık boylu şişman bir adam takıldı; oturmayıp ayakta duran zira sırtına kılıfının içinde bir gitar asmıştı boyu kadar, ayakta duruyordu ve “bakın lan benimde gitarım var” görüntüsünde idi. Ama parmakları falan patlıcan dolması iriliğinde idi. “Ulan bu herif bu gitarı çalamaz, olsa olsa yer” muhtemelen tanıdığı bir gitariste “ağabey akşam gitarı bana bir versene, Allah çarpsın kılıfından bile çıkarmayacağım sabah getiririm” demiştir diye düşündüm, vapur yanaştı derken.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here