Yunan büyük söz ustası İsokratis; “Yunan kimdir?” sorusunu sormuş ve arkasından da hemen eklemiş, “Yunanlı yunan kültürüne sahip herkestir” demiştir.

Peki “Türk kimdir?” dostlarım. Binlerce yıldır Anadolu’da yaşamış, Anadoluyla bütünleşmiş Anadolu kültürüne sahip çıkan herkes Türk’tür.

 

“Sıla derdine düşünce anlarsın

Yunanla kardeş olduğunu

Bir Rum şarkısı duyunca gör

Gurbet elde İstanbul çocuğunu”

…………….

 

“Aramızda bir mavi büyü

Bir sıcak deniz

Kıyısında birbirinden güzel

İki milletiz”

 

“Bizimle dirilecek bir gün

Ege’nin altın çağı

Yanıp yarının ateşinden

Eskinin ocağı”

 

“Önce bir kahkaha çalınır kulağına

Sonra Rum şiveli Türkçeler

O Boğaz’dan söz eder

Sen rakıyı hatırlarsın”

 

“Yunanla kardeş olduğunu

Sıla derdine düşünce anlarsın”

BÜLENT ECEVİT

Bir kelime nasıl ölür, hiç düşündünüz mü?

Kazancakis düşünmüş…

İki gezgin uğradıkları bir köyde üzerine oturdukları çitin yanındaki değişik bir çiçeği görürler ve koparırlar. Çok güzel bir çiçektir. Köyün çocukları bu arada çevrelerinde toplanmıştır. Gezginler çocuklara sorar, “Bu çiçeğin adı ne?”. Çocuklar, “Bilmiyoruz. Lenio teyze bilir” derler. “Koşun çağırın onu” der Kazancakis. Çocuklardan biri köyün içine doğru koşar ve bir süre sonra gelir; nefes nefesedir. “Lenio teyze ölmüş” der. Gezginlerin kalpleri daralır. Lenio teyzenin değil, aslında bir kelimenin öldüğünü düşünürler… (Kazancakis-öykü)

“1885’te Kandiya’da doğan ve 1954’te yine Kandiya’da ölen Nikos Kazancakis Giritli Zorba’yı yazdı. Zorba, hayatı çok seven bir Girit halk kahramanıdır.

 

Osmanlı donanması Girit’e 26 sefer düzenlemiş; bu 26 seferde sadece 1645 yılında Hanya Kalesi’ni alabilmiş. Devrin padişahı başarısız Girit seferlerinden bıkmış; “Bundan sonra bana kim Girit’ten bahsederse kellesini uçururum” demiş. Kimse ağzına Girit’i alamaz olmuş. Gel zaman git zaman, Kara Mustafa Paşa’yı hazırlamışlar; 1649 yılında padişahtan habersiz Girit’i almaya yollamışlar. Mustafa Paşa ve leventleri o zamana kadar Osmanlı donanmasını Girit’e sokmayan Cenevizli kumandan Duke Mark’ı mağlup ederek Girit’i almış.

 

Kara Mustafa Paşa mağlup ettiği Duke Mark’ı huzuruna çağırıp, “Bak” demi; “Sen çok takdir ettiğim bir kumandansın. Amma savaştık; ben kazandım, sen kaybettin. Savaşın kuralları gereği benim senin hayatına son vermem gerekiyor, amma sana bir şans vereceğim. Git 24 saat düşün; eğer Müslüman olursan hayatını bağışlarım.”

 

Duke Mark düşündükten sonar, “Müslüman oldum” demiş. Kara Mustafa Paşa da onun adını değiştirip, Tokmak Paşa yapmış ve Tokmak Paşa’yı Girit kuvvetlerinin başına geçirip İstanbul’a dönmüş.

 

Tokmak Paşa’nın 17 göbekten torununun torunu arkadaşım Profesör doktor Kemal Üstay Hacettepe Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra bugün Amerikan Hastanesi’nin Kadıköy Kliniği’nde çalışıyor. Dr. Hasan Horto.

“Giritli büyük yazar Nikos Kazancakis’in Zorba’sı da böyle biridir.

Kitabının başlangıcında Aleksi Zorba için şöyle diyordu Kazancakis:

“Eğer bugün dünyada bir ruh kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir Guru, Aynaroz papazlarının dediği gibi bir Yeronda seçmem gerekseydi, kesinlikle Zorba’yı seçerdim.”

Kendi mezar taşına, “Hiç bir şey ummuyorum, hiç bir şeyden korkmuyorum, özgürüm” yazdıran; Albert Camus’nün bir oy farkla Nobel’i kazandığı kendisine söylendiğinde, “Benden çok onun hakkıydı” diyebilen Kazancakis, bu eşsiz romanında Aleksi Zorba’nın ağzından haykırır:

“Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim… Neden?”

Kazancakis’in bu konuda çok güzel sözü vardır: “İnsan ruhu” der, “Dünyanın en emperyalist gücüdür; fetheder ve hiç bir zaman fethettikleri ona yetmez.” Bu nedenle insanoğlunun kendini tanıması çok önemlidir.

İsterseniz biz Diyojen ile İskender’in muhabbetine dönüp bakalım….

Büyük İskender bile bir dilenci gibi öldü. Onu etkileyen en önemli insan Diyojen’di. Diyojen de Mahavira gibi yaşadı. Çıplak fakat derin bir vecd ile. Dans ve kutlayış içerisinde. İskender onu görmeye gittiğinde şöyle dedi: “Sen, kıskandığım ilk insansın.”

Diyojen şaşırırdı; “Bu garip; çünkü ben hiç bir şeyim. Sadece bir dilenciyim. Sen ise en büyük kralsın. Neredeyse tüm dünyayı fethettin. Beni nasıl kıskanabilirsin ki?”

İskender, “Dünyanın krallığına sahibim ancak hayatımda hiç neşe yok. Hayatım bir çöl gibi kurak ve boş. Varlığımda açmış tek bir çiçek bile yok. Fakat sende bu çiçekleri görebiliyorum. Kalbin dans ediyor ve her nefesin bir şarkı. Gelecek sefer Tanrı bana bir şans daha verecek olursa İskender olarak değil Diyojen olarak doğmak isterim.”

Diyojen, “Neden gelecek seferi bekliyorsun? Şimdi de bir Diyojen olabilirsin.” der.

Fakat İskender de pratik olduğu için şöyle devam eder, “Şu anda dünyayı fethediyorum. Önce bunu bitirmeliyim.”

Diyojen, “Şunu hatırla, bunu hiç bir zaman bitiremeyeceksin. Hayatta hiç kimse yapacağı işleri bitiremez. Hırslar çok fazla, hayat ise çok kısadır. Arzularımız sonsuzdur. Her arzu başka bir arzuyu doğurur. ‘Arzularımı bitirip Diyojen olacağım’ diye düşünme. Diyojen olmak bir sıçrayıştır; kuantum bir sıçrayıştır.”

İskender, seferden dönerken evine bir günlük mesafede yolda ölür. Ölmeden önce hekimlere şöyle der, “Beni yirmi dört saat daha yaşatın, size ne isterseniz vereceğim.” Hekimler, “Bu imkansız.” deyince İskender, “Anneme döneceğime söz verdim” der. Hekimler, “Ölümlü insan söz vermemelidir çünkü yarın asla kesin değildir” derler.

Ölmeden önce İskender’in son isteği ellerinin kefenin dışında bırakılması olur. Hekimler bunun geleneklere aykırı olduğunu söyleyince İskender, “Gelenekler umurumda değil. Herkesin ellerim boş bir şekilde öldüğümü görmesini istiyorum” der ve ölür.

İnsanoğlunun acı gerçeği yaşarken öleceğini bilmesidir. Yani yaşarken ölümü bir bilinç halinde yaşayan tek varlıktır. Yaşadığımız süreyi çok önemseriz de aslında önemsememiz gereken süreden ziyade nasıl yaşadığımız ve yaşadımız süre içinde değer verdiğimiz şeylerdir.

Sözümüzü yine Kazancakis ile bitirelim: “Ölüme benden alacağı hiçbir şey bırakmayacağım; sadece bir avuç kemik.”

Sanırım eksik kaldı…

Önemli olan dostunun yakılması öncesinde ateşin sönmesi için su taşıyan karınca misali, ‘yolunda ölürüm’ konusunda ortaya koyacağımız taraf olma halimiz. Yani gerektiğinde yolunda öleceğimiz bir dostumuzun olması…

“Dost olunca birlikte kazandık, düşman olunca birlikte kaybettik.” (İhsan Sabri Çağlayangil / Türk-Yunan ilişkileri üzerine…)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here